Rıdvan Çağrıcı’nın Cezaevinde Beslediği Kuşlarla İlgili Anılarını Anlattığı Mektubu…

Rıdvan Çağrıcı: İslami Hareket örgütü üyesi olduğu ve anayasal düzene karşı eylemlere giriştiği iddiasıyla 1984 yılında sıkıyönetim mahkemesince müebbet hapis cezasına çarptırılmış olup cezaevinde 29 yılını doldurmuş -43 yaşında- bir mahpustur. Neredeyse her cezaevinde yatmıştır. Denetimli serbestlik kapsamında Aralık 2014 itibariyle son 1 yılını dışarıda geçirmesi gerekirken Cezaevi İdaresi tarafından “ortak alana arkadaşlarıyla çıktığı için, örgütle bağı kesilmediği” iddiasıyla hakkında tutulan rapora istinaden tahliye edilmemiştir. Bu yaklaşımı ve bu yaklaşıma yol açan sessizliğimizi kınıyor ve sizleri Çağrıcı’nın mektubuyla baş başa bırakıyoruz. Not: Rıdvan Çağrıcı 3 Nisan 2015 itibariyle tahliye edlimiştir. Ayrıntılı bilgi için

————————-

Cezaevine ilk girişim 1984 yılı 2 Kasım’ında olmuştu. O gün yakalandım ve Gayrettepe’deki emniyet müdürlüğünde, hala sıkıyönetimin ve 12 Eylül darbesinin atmosferinin geçerli olduğu o dönemin malum koşuları ve uygulamaları altında, iki metrekarelik hücrenin beton zemininde bazen tek başına, ama çoğunlukla 6, 8, hatta 10 kişi kalarak, sadece ekmek, süt ve yoğurt yiyerek geçen 35 günün ardından, Aralık başında Selimiye Kışlası’na götürülüp, sıkıyönetim askeri mahkemesine çıkarıldık. Ben ve bazı arkadaşlarım tutuklanıp. Kışla binası ilk yapıldığı dönemde (ki yanılmıyorsam 1800’lerin başında inşa edilmiş) at ahırları olarak yapılmış, sonradan depo işlevi görmüş, 12 Eylül darbesi sonrasında da, dağıtım amaçlı cezaevine dönüştürülmüş kısımda bir koğuşa konulduk. Normalde tutuklananlar Selimiye’de bir hafta-on gün kadar kalıp, Metris, Maltepe gibi cezaevlerine naklediliyorlardı. Yani burası kalıcı bir cezaevi olarak kullanılmıyordu. Fakat siyasi görüşümüz nedeniyle bizim gönderilebileceğimiz bir cezaevi bulunmadığından, Selimiye’de kalmamıza karar verilmişti. Böylece ilk mekânımız olan Selimiye kışlasının, bodrum katındaki, at ahırından dönüştürme cezaevinde, asla güneş vurmayan bahçesine sadece hafta içi günlerde yarımşar saat çıkarılarak, hiç doğrudan güneşe temas edemeyerek, bir yıl kaldık.

Derken 1985’in son ayında Selimiye askeri cezaevinin/at ahırlarının kapatılmasına karar verildiği ve Metris Askeri Cezaevi’ne gönderileceğimiz bildirildi. Böylece yaklaşık iki buçuk, üç yıl kadar kalacağımız Metris dönemimiz başladı. Metris de bir askeri cezaeviydi. Yani normalde suç işlemiş askerlerin konulduğu, bütün idareci ve gardiyanlarının askerlerden oluştuğu, hiç sivil memurun bulunmadığı, tamamıyla askeri kuralların geçerli olduğu cezaevleridir, askeri cezaevleri. 12 Eylül darbesi sonrasında, siyasi suçluların askeri cezaevlerinde tutulması uygulaması olduğundan, sivil olduğumuz halde bizler de, bu cezaevlerinde tutuluyorduk.

Kaldığımız iki buçuk yıllık sürede Metris Cezaevi’nde de, pek çok acı, tatlı olay yaşadık kuşkusuz. Askeri cezaevi olması hasebiyle çok sıkı koşullarına rağmen, son dönemlerinde epey gevşemişti ortam. Nitekim 1988 yaz aylarında cezaevi askeriye tarafından Adalet Bakanlığı’na devredildi ve sivile geçti. Fakat bundan öncesinde de bazı mahkûmlar koğuşlarında güvercin beslemeye başlamışlardı. Bizim arkadaşlardan biri de çocukluğundan beri güvercin meraklısıydı zaten. Güvercin besleyenlerden biri, bize de bir çift vermeyi teklif edince, hemen kabul ettik. Zaten ben de hayvanları hep sevmişimdir. Koğuşun yemekhane kısmının camlarının birine, karton kutudan bir yuva hazırladık ve nihayet kuşlarımız geldi.

Dişi güvercinimiz 3-4 yaşlarında yetişkin bir kuş olduğu halde erkek, daha yavruluktan yeni çıkmış, “acemi bir koca” idi. Daha iri olan dişiden epey dayak yedikten sonra güçbelâ çiftleştiler ve dişi iki tane yumurta yumurtladı. Güvercinlerde yumurtalara normalde dişi oturuyor. Ama yemek yemek, hava almak vs. için günde üç-dört defa anne yuvadan yarım saatliğine kadar ayrılıyor ve kuluçkaya oturma görevini babaya bırakıyor. Tabi normali böyle. Fakat bizim acemi baba, hiç de normal bir kuş değildi tabi ki. En nefret ettiği şey, kuluçkaya oturmak. Ama oturmazsa da dayak yiyor. Fakat yine de yumurtalara oturmamak için her yolu deniyordu ki, bazen zekâsıyla bizi bile şaşırtıyordu.

En çok kullandığı taktik, annenin dışarı çıkacağını hissettiği anda hemen kaçıp, bir yere saklanmaktı. Kaçıp gitmesin diye kanat tüylerini kısalttığımızdan uçarak kaçma şansı yoktu. O da odada gözüne kestirdiği bir yere saklanıyordu. Anne kuş yuvadan çıkıp beslendiği halde, saklandığı yerde hiç ses çıkarmadan duruyordu. Bazen de anne bunu buluyor ve sağlam bir sopa çekiyor, zorla yumurtalara oturtuyordu. Derken bu üçkâğıtçı baba öyle bir yol keşfetti ki, şaşakaldık. Yuvalarının önüne bir su tası koymuştuk. Hem su içiyor, bazen de yıkanıyorlardı. Bir gün baba kuş, banyo yapmıştı ki, anne nöbeti devretmek üzere yuvadan çıktı. Fakat bunu ıslanmış halde görünce, yuvaya sokmadı ve yine kendisi oturdu kuluçkaya. Tabi bizim kurnaz baba, dişinin kendisini ıslak olduğu için yumurtaların üstüne oturtmadığını hemen anladı. Ondan sonra ne zaman anne yuvadan çıkacak olsa, derhal kendisini ıslatmaya başladı. Anne de bunun hilesini anladı ama ne yapsın, yumurtalara zarar verebileceğinden onu ıslak ıslak yuvaya da sokamıyor. O da sinirden her seferinde bir güzel sopa çekip, tekrar kendisi oturuyordu yumurtalara. Adeta canlı belgesel, canlı film seyrediyor gibiydik.

Çok güldüğümüz bir şey daha var ki, onu da anlatmadan geçmeyeyim. O günlerde bir gün sabah kahvaltıda haşlanmış yumurta gelmişti. Arkadaşlardan biri “acaba bizim güvercinler bir tavuk yumurtası görseler ne yaparlar?” diye meraklandı. Biz de merak ettik ve bir yumurta götürüp yuvalarının önüne bıraktık. Önce erkek geldi koca yumurtayı meraklı meraklı inceledi. Ardından anne çıktı yuvadan ve o da ilgiyle inceledi bu dev yumurtayı. Sonra yumurtayı içeri, yuvaya almaya karar verdi, başladı uğraşmaya, ama doğal olarak başaramadı. Baktı yuvaya sokamayacak, bu sefer de yuvanın dışında üzerine oturmayı denedi ama ne mümkün. Kuşun koca yumurtanın üstüne oturmaya çalışması bizi hem güldürmüş, hem de içindeki annelik güdüsü ve merhametinin bir göstergesi olarak tefekküre sevk etmişti. Kuşu sevgiyle okşayıp, yumurtayı aldık. Nihayet iki yavru doğdu. Gözümüzün önünde, elimizde büyüdüler. O kadar tatlıydılar ki, sevmeye kıyamıyorduk. Böylece kuşlarımızın sayısı dört oldu.

Tabi bu arada asıl anlatmam gereken bir şey daha var. Malum Türkiye’de güvercin eti pek sevilmez. Haram sayılmasa bile, adeta mekruh kabul edilir. Metris’te beraber kaldığımız, yine İslami bir davadan olan Filistinli bir arkadaşımız vardı. Onlar Filistin’de sürekli güvercin avlayıp yiyorlarmış ve etini çok da seviyorlarmış. Bizim kuşlar daha koğuşumuza ilk geldiği andan itibaren bu Filistinli kardeşimiz,

  • “Beslemeyi boş verin, bunları kesip yiyelim”

diye ısrar etmeye başladı. Biz güvercin eti yenmez dedikçe, o

  • “Tamam, siz yemeyin, ben yerim”

diyordu, ama tabi biz bunu asla kabul etmiyorduk. Yavrular büyüyünce,

  • “Hiç olmazsa bunları yiyelim”

diye tutturdu, ama tabi ki ona da izin vermedik. Sonra o sıralarda bu arkadaşın mahkemesi sonuçlanıp, ceza alınca, Bayrampaşa cezaevine sevk edildi de kuşlarımız tehlikeyi atlattı.

Kısa bir süre sonra Metris askeri cezaevi, Adalet Bakanlığına devredilerek sivil yönetime geçti. Böylece cezaevinden asker tamamen çekildi, sivil idareciler ve gardiyanlar geldi. Ama sivil idare, 12 Eylül 1980’den beri sekiz yıldır darbe yönetiminin türlü baskı ve işkenceleriyle pişmiş, bine yakın siyasi mahkûmu, doğal olarak kontrol altına alamadı ve cezaevini yönetemez hale geldi.

Derken, 1988’in sonbaharında, yanılmıyorsam ekim ayında bir gece, saat üç sıralarında koğuşumuzun kapısı açıldı ve askerler eşliğinde birkaç gardiyan gelerek, acilen eşyalarımızı toplamamızı, sevke götürüleceğimi söyleyip, birkaç da çuval bırakıp gittiler. Böyle bir şeyi hiç beklemediğimiz için şaşırdık tabi. Eşyalarımızı toplamaya başladık. Anlaşılan bir paket sevk yaşayacaktık. Cezaevinde böyle ani, habersiz nakillere, paket sevk diyorduk, “paketlendik” anlamında. Bu arada koğuş mazgalına gelen tanıdık bir gardiyandan, olayın detaylarını öğrendik.

Sivil idarenin Metris Cezaevi’ne hâkim olamadığını gören Adalet Bakanlığı, daha yüksek güvenliği olan ve aslında siyasi mahkûmlar için yapılmış olmasına karşın, o sıralar adli mahkûmların tutulduğu Bayrampaşa Özel Tip Cezaevi’ndeki adli mahkûmlarla, Metris’teki siyasilerin yerlerini karşılıklı olarak bir gecede, toptan değiştirmeye karar vermişti. Yani bir gecede karşılıklı olarak yaklaşık 1000/bin kadar siyasi mahkûmla 1000’e yakın adli mahkûm yer değiştirecekti. Tabi sadece mahkûmlar değil, yanlarında bütün eşyaları da gidecekti. Bu gerçekten çok büyük bir nakil operasyonuydu. Binlerce polis, jandarma ve destek olarak asker görev almıştı. Metris-Bayrampaşa arasında belirlenen güzergâh trafiğe kapatılmış, sağlı-sollu yüzlerce asker, jandarma ve polis aracı yola yerleştirilmiş, olağanüstü bir güvenlik önlemi alınmıştı.

Biz hızlıca eşyalarımızı topladık, ama asıl sorun kuşları ne yapacağımızdı. Onları burada bırakamazdık, yanımızda götürmeye karar verdik. Karton kutudan yuvalarının ağzını iyice kapattık, hava delikleri açtık, üstüne büyük harflerle ismimi yazdım, sevk sıramızı beklemeye başladık. Takviye nakil araçları getirilmiş olmasına rağmen, yer değiştirecek mahkûm sayısı, çok fazla olduğundan, pek çok git-gel yapılması gerekiyordu. Biz de en sona bırakılan grupta yer almıştık. Nihayet sabaha karşı bizi de çağırdılar.

Benim bir elimde çantam, diğerinde güvercinlerin kutusu koğuştan çıktık. Cezaevi çıkışına geldiğimizde askerler eşyalarımızı alıp, bizden önce, kamyondan bozma, ring denilen nakil aracına doldurdular. Güvercin kutusunu da almak istediler ama ben vermemekte ısrar ettim ve zaten onlar da 5-6 saattir yoğun çalışmaktan fazlasıyla yorgun olduklarından vazgeçtiler. Ellerimizi zincirle kelepçelediler ve araca alındık. Biz 12 kişi kadardık, elbette dört de güvercin. Eşya yığınının üstünde, aracın küçük pencerelerinden yolda alınmış olan olağanüstü güvenlik önlemlerini görebiliyorduk. Her yer polis ve asker kaynıyordu. Yol trafiğe kapatılmış olduğundan, kısa sürede Bayrampaşa özel tip cezaevine ulaştık.

Ring aracı cezaevinin tam kapısına yanaştırılmıştı. Henüz kapısı açılmamıştı ama biz cezaevinden gelen müthiş bir uğultu duyuyorduk. Derken aracın kapısı açıldı ve sağlı sollu kollarımıza birer jandarma girerek bizi araçtan indirmeye başladılar. Sıra bana geldiğinde, elimdeki kutuyu araçta bırakmamı, eşyaları onarın indireceklerini söylediler. Ama ben kutuda güvercin olduğunu, eşyaların arasında kalıp, ölebileceklerini belirterek, elimden bırakmadım. Kelepçeli ellerimde kutu, iki yanımda birer asker, gardiyan, asker ve jandarmayla dolu olan, kapıaltı denilen cezaevi giriş ve mahkûm kabul bölümüne girdim.

Kelepçelerimiz çözüldü, üstümüz arandı ve altışarlı odalara alınacağımız söylendi. Bu cezaevinde odalar 6’şar kişilikmiş. Oysa Metris koğuş sistemiydi ve 16 ranza vardı. Ama ihtiyaç halinde 20 kişi kaldığımız da oluyordu. Dört kişi yer yatağında yatıyordu. Odaya alınacağımız zaman, kuşların kutularını bırakmam gerektiği, cezaevinde kuş beslemenin yasak olduğunu söylediler ve merak etmememi, kuşları ayakaltına atmayacaklarını belirttiler. Böylece mecburen, kuşların kutusunu, orada bırakmak zorunda kaldım. İkinci kapıdan içeri girdiğimizde, araçtayken duyduğumuz ve şimdi ise kulaklarımızı patlatacak gibi gelen sesin ne olduğunu da anladık.

Metristen getirilen siyasi mahkûmlar zaten bu paket sevke tepkiliyken, bir de üstüne Bayrampaşa’ya girişte kötü muameleye, hatta dayağa maruz kalınca, bunu protesto amacıyla odaların demir kapılarına vuruyorlar, bin kişinin darbeleriyle sadece kapılar değil, cezaevinin duvarları bile, zangır zangır titriyor, korkunç bir ses çıkıyordu. Ama bu da yetmezmiş gibi, karşılık olarak cezaevi idaresi de, her bloğun bahçesinde ve içinde bulunan dörder hoparlörden, sonuna kadar açılmış sesiyle, askeri marşlar ve Hasan Mutlucan türküleri çalıyordu. Bu da gürültüyü ayyuka çıkarıyor; ortalık yıkılıyordu. Malta tabir edilen ana koridordan giderken, gelen bütün eşyaların boydan boya gelişigüzel yığıldığını görüyor, sonradan buradan herkesin kendi eşyasını nasıl bulacağını düşünüyorduk. (ki bir hafta kadar sonra bizi, eşyalarımızı almak için en son çıkaracaklardı ve hiçbir eşyamızın kalmadığını görecektik. Bütün eşyalarımız kaybolup, gitmişti.)

Sonunda odamıza alındık, kapı kapatılıp üstümüze kilitlendi. Sabah namazı vakti geçmek üzereydi. Hemen abdest almaya banyo-tuvalet kısmına koştuk, ama sular akmıyordu. Mecburen duvarlarda teyemmüm alarak, kıbleyi de bilmediğimizden, tahmini bir yöne doğru, seccade veya o maksatla kullanılacak bir şey de olmadığından, ranzalarda, yatakların üstünde namazlarımızı kıldık. Uykusuz, yorgun, bitkin ve en önemlisi çok susuzduk. İçmek için bile su yoktu. Bu arada mahkûmlar kendi aralarında haberleşip, dinlenmek amacıyla kapılara vurmaya birkaç saat ara vermeyi, sonrasında da yarım, ya da bir saatte bir beş dakika süreyle vurmayı kararlaştırmışlardı. Kapılar vurulmayınca idare de marş yayınını durduruyordu. Böylece geçici bir sessizlik ortamı oluştu.

Biz de uyumak için ranzalara çekildik. Fakat benim aklım fikrim kuşlarda. Durumlarını düşünmekten, endişemden uyuyamıyorum. Hiçbir gelen giden de yok ki, sorup haber almaya çalışayım. Normalde sabah sekizde sayım yapılması, ekmek ve kahvaltı dağıtılması gerekir ama hiçbir ses seda yok. Merak ve endişeden içim içimi yiyor, ama elimden hiçbir şey gelmiyor. Saat onda tekrar kapılar vurulmaya başladı ve tabi biz de vuruyoruz var gücümüzle. Dokunduğumda duvarların, şiddetli bir deprem olurmuşçasına titrediğini hissedebiliyordum. (Bu olaydan on bir yıl sonra, Bandırma cezaevinde kalırken, 17 Ağustos 1999’daki büyük depremde uyandığımda, o korkunç uğultusu ve sallantısı, zihnimi bir anda Bayrampaşa günlerine götürecek, “aynı oranın sesi ve titremesi gibi” diye düşünecektim.)

O gün akşama kadar böyle geçti. Gelen-giden yok, yemek yok, en önemlisi su yok. İyice susamış durumdayız. Sigara içen arkadaşların, sigarasızlık iyice başlarına vurmuş durumda. Bense sigaradan, kokusundan, dumanından nefret eden biri olarak, onların aksine bu durumdan gayet memnunum. Yıllardır sigara içenlerin cefasına katlanmak zorunda kalmıştım. Resmen işkence çekmiştim. Nihayet geçici olsa da rahat bir nefes alabiliyordum. Fakat aklım hep kuşlarda. “Aç, susuz ne yaptılar acaba?” diye içim içimi yiyor, yüreğim sıkışıyor, göğsüm daralıyor. Allah-u Teâlâ’nın Tebük Seferinden geri kalan üç sahabe için, Tevbe suresi 118. ayetinde kullandığı “yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, içleri sıkışmış ve Allah’tan başka sığınılacak yer olmadığını anlamışlardı” ifadeleri geliyor aklıma. Adeta aynı durumu yaşıyorum. O yaşıma kadar, ki o zaman yirmi yaşındayım, ilk yakalandığımda olsun, poliste çarmıha gerili halde elektrik verilerek işkence görürken olsun, yüreğimin bu kadar sıkıştığı, dünyanın bana dar geldiği başka bir anımı hatırlamıyorum hayatımda. Bir yandan da anne-babaların çocukları için duydukları endişe ve merak da böyle bir şey olmalı diye düşünüyorum. Dışarıdayken ağabeyimin eve gelmediği bir akşam, mekânı cennet olsun, rahmetli annemin sabaha kadar pencerede beklemesi ve hep söylenen o sözü hatırlıyorum: “ileride çocuğun olunca sen de anlarsın.” Çocuğum olmasına gerek kalmamıştı. Dört güvercin için hissettiğim merak, endişe, iç sıkıntısı, yürek daralması, anne-babaların evlatları için duydukları da bunlar gibiydi herhalde. Zaman ilerledikçe daha da büyüyor sıkıntım, patlayacak hale geliyorum. Açlık, susuzluk, uykusuzluk umurumda bile değil, aklımda tek bir şey var:

  • “Acaba kuşlara ne oldu?”

Akşam oldu. Saat onda gürültü kesildi. Uyumaya çalışıyoruz ama susuzluk zorluyor. Derken sabaha karşı musluktan çok az da olsa su akmaya başlıyor. Hemen koşup, azar azar içmeye çalışıyoruz. Ama birkaç dakika içinde tekrar kesiliyor. Sekize doğru, ilk kez kapının alt kısmındaki köpek kafeslerindekine benzeyen, yemek vermek amacıyla yapılmış sürgülü kapak açılıyor ve daha “dur bir bak” demeye kalmadan, bir el içeriye içi reçel dolu melamin bir tabak bırakarak, tekrar kapağı kapatıp gidiyor. Anlaşılan bu bir tabak reçel, o günkü kahvaltımız oluyor. Fakat ekmek yok. Reçel de adeta sakız gibi bir şey. Mecburen birer lokma alalım diyoruz. Ağzıma bir lokma reçel alıp, yutmaya çalışıyorum. O reçelin bir bütün halinde boğazımdan, yemek borusuna, oradan da yavaş yavaş mideme inişini, milim milim hissedebiliyorum. Midem ayağa kalkıyor ama bomboş olduğundan bir şey çıkmıyor dışarıya. Uzun bir süre reçel yiyemeyeceğim artık, orası kesin.

Kuşlar için endişem doruğa çıkmış durumda. Dualar ediyorum sürekli. Saat dokuzu geçince, koridordan sesler gelmeye başlıyor. “Acaba sayıma mı geliyorlar?” Cezaevlerinde günde en az iki kere, sabah ve akşam mahkûm sayımı yapılır. Kuşlar hakkında bilgi almak ümidiyle kapıda bekliyorum. Kim gelirse artık, yakasına yapışıp, bir haber almadan bırakmayacağım, çok kararlıyım. Sonunda bizim odanın kapısına geliyorlar ve yana doğru kayarak açılan tipte olan kapı, otuz santim kadar açılıyor. Gelenlerin, sayım yapmakta olan jandarmalar olduğunu görüyoruz. Sonradan öğrendiğimize göre gardiyanlar girmeye çekindiğinden, ortalık yatışana kadar sayımları askerlerin alması kararlaştırılmış. Koridor asker doluydu. Askerler, bizim robokop tabir ettiğimiz, şimdilerde çevik kuvvet polislerinin de giydiği koruyucu/zırh elbise giymişler, ellerinde de şeffaf kalkanlar vardı. Aralarından genç bir astsubay başını uzatıp, sayım yaptı ve hemen kapıyı tekrar kapatmaya davrandılar.

Ama ben hemen atıldım ve araya girerek kapıyı kapatmalarına engel oldum. Onlar ise saldırdığımı zannederek, panikle savunma haline geçtiler. Ben doğrudan astsubaya hitap ederek:

  • “Bir dakika durun, bir bakın, bir şey diyeceğim, bir bakın”

diye ısrar edip, kapıyı kapatmalarına engel olurken, astsubay, niyetimin saldırmak olmadığını anlayınca, askerlerini durdurup, sakinleştirip, bana:

  • Tamam, kapıyı kapatalım, mazgaldan konuşuruz”

deyince kapıyı bıraktım, askerler de kapıyı kapatıp kilitlediler. Önce astsubayın, beni başında savdığını sandım ama gerçekten de kapının üst tarafında bulunan 10×10 santimlik küçük mazgalı açtı ve ne istediğimi sordu. Ben de hemen hızlı hızlı, kuşların durumunu, iki gündür aç susuz olduklarını, bugün de bakılmazlarsa, öleceklerini, onların durumuyla ilgili bir haber istediğimi anlattım. Astsubay şaşkın bir halde yüzüme baktı. “Cezaevi yıkılıyor, bu adam kuş derdinde” der gibi bir hali vardı. Kendi açısından haksız da değildi belki, ama ateş düştüğü yeri yakıyor. O masum hayvanların, eşya yığınlarının arasında açlık ve susuzluktan ölmeleri ihtimali, içimi parçalıyor. Anlaşılan bu ruh halim yüzüme ve dilime de yansımış olmalı ki, astsubay:

  • “Tamam, ben öğrenmeye çalışacağım. Bir bilgi alırsam sana iletirim.”

diyerek mazgalı kapatıp gitti.

Aslında bir cevap geleceğinden yana pek de umudum yoktu açıkçası. Bu hengâmede benim kuş derdimle ilgileneceklerini hiç sanmıyordum. Ama yine de bir umuttu işte. Belki, insaf sahibi, ehl-i iman, insaniyetli biri çıkardı astsubay ve bir haber getirirdi. Allah’tan umut kesilmezdi. Geçmek bilmeyen saatler başlamıştı tekrar. İçim içimi yerken, zamanın ne kadar yavaş geçtiğini düşünüyorum. Hani Necip Fazıl’ın cezaevi için söylediği “dakikalar farksızdır aydan” mısrası geliyor aklıma. Oysa normalde hiç sıkılmam cezaevinden. Hatta aksine çoğunlukla, zaman sıkıntısı çeker, vaktin çok hızlı geçtiğinden şikâyet ederim. Ama o sıkıntılı bekleyiş anında akmıyor zaman; değil dakikalar, saniyeler aylar gibi geliyor. Böylece iki saat kadar geçiyor, haber geleceğine dair umudum gittikçe azalıyor.

Derken birden kapının mazgalı açılıyor ve aynı astsubay:

  • “Sabah kuşlarını soran kimdi?”

diye sesleniyor. Hemen koşuyorum mazgala, “bendim, ne oldu, bir bilgi alabildiniz mi?” diyerek. Astsubay:

  • “İdareyle konuşup kuşlarını sordum. Son grup olarak sizi Metris’ten buraya getiren araba, burada kalan son mahkûmları da oraya götürmüş. Giden o son grupta, buradan önce Metris’te sizinle kalan Arap bir mahkûm da varmış. Kapıaltında araca binmeyi beklerken, kenarda üstünde senin ismin yazılı olan kuşların kutusunu görmüş ve arkadaşınız olduğundan bahsetmiş. Bunun üzerine gardiyanlar, burada kuş beslemenin yasak olduğunu, dolayısıyla zaten içeriye verilmeyeceğini belirterek, ‘madem arkadaşsınız, istiyorsan al Metris’e geri götür, orada sen bakarsın’ demişler. Arap arkadaşınız da kuşları alıp beraberinde Metris’e götürmüş”

diyerek aldığı bilgiyi aktardı. İlgisine, insanlığına can-ı gönülden teşekkürler ettim. “Tamam, önemli değil” deyip, mazgalı kapatarak gitti. Bir anda içimdeki o gam, kasvet, sıkıntı dağılmış, endişe, merak yerini ferahlama ve sevince bırakmıştı. Üstümden tonlarca ağırlıkta bir yük kalkmıştı sanki. O anda tahliyem gelse, bu kadar sevinemezdim herhalde. Rabbime şükürler ettim. Gariban kuşlarım aç, susuz kalmamış, bir kenarda çaresizce ölmemişlerdi. Daha ilk anda kurtulmuşlardı demek???!!!

Ama o anda aklıma, Arap kardeşimizin, Metris’teyken güvercinleri kesip, yeme konusundaki ısrarları, kuşlara haşlanacak piliç gözüyle bakması gelince, elimde olmadan feryadı bastım:

  • “Eyvaaah, gitti kuşlar!”

***

Acaba kuşların akıbeti ne oldu? Bunu hiçbir zaman öğrenemedik. O zamanlar siyasi mahkûmların cezaevleri arasında mektuplaşmaları yasaktı. Dolayısıyla Arap arkadaşımıza mektup yazıp öğrenme imkânımız olamadı. Zaten o arkadaşımız da bir yıl kadar sonra tahliye olmuş ve sınır-dışı edilme kararıyla Türkiye’den gönderilmiş, Avrupa’ya gitmişti. 1992’de tahliye olduğumda, ondan geçmiş olsun telefonu aldım, ama kuşları sormak aklıma gelmedi. Bir daha da haberleşemedik.

Bu vesileyle ömrünü İslam yolunda çalışmaya adamış, Metris’te beraber kaldığımız dönemde uzun süre Arapça dersi hocalığımızı yapmış, dolayısıyla üzerimde emeği ve hakkı bulunan bu Filistinli kardeşimi de, tekrar hayırla ve minnetle yâd etmeyi bir borç biliyorum. Rabbim selamet versin, lütf-u inayetini, muhafazasını üstünden eksik etmesin. Âmin.

Yine ismini bile bilmediğim, o hengâme ve patırtının arasında kuşlarla ilgili haberi getirme insaniyetliğini göstermiş olan, o astsubayı da minnet ve sitayişle anmak isterim. İman ehli biri idiyse, Mevla’m ecrini ziyadesiyle versin. Dünyanın başıma dar geldiği o günde benim içimi ferahlattığı gibi, Rabbim de zorlu mahşer gününde onu rahatlatsın. Yok, ehl-i İmandan değilse, Allah-u Teâlâ, o günkü insanlığının hürmetine ona iman üzere ölmeyi nasip etsin. Âmin.

2 Responses to Rıdvan Çağrıcı’nın Cezaevinde Beslediği Kuşlarla İlgili Anılarını Anlattığı Mektubu…

  1. resul dedi ki:

    “1992’de tahliye olduğumda,”…………..1984 -1992 arasi yukaridaki olaylar.
    peki sonra ne olduda 2015 ve Ridvan Cagrici 2015 te hala cezaevinde?
    2 yil disarida kalmis olmasi lazim.bilgilenmek isterim.
    allah sabrinin karsiligini kat be kat versin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s