Bayrampaşa Cezaevi: İlk Yıllar. M. Ali Şeker – Batman Cezaevi

rehine

Mektubunda bir Müslüman’ın mahpus yıllarında yapması gerekenleri bizlerle paylaşan Mehmet Ali Şeker; 1994 yılında mahpushanede yaşanan barikat eylemi ile rehine olayını ve yine mahpushanelerdeki adaletsizliklere karşı yapılabilecek eylem tarzlarını bizimle paylaşıyor.

Şehid Seyyid Kutub’a, “mücadele adamı için cezaevini nasıl tanımlarsınız?” muhtevalı bir soru sormuşlar. O, kısa ve öz olarak: “Evvela geçmişe dönüp bakma, sonra düşünüp muhakeme etme ve hayırlı bir gelecek için hazırlık yapma fırsatıdır” diye cevaplamış. Bu fırsata nail olan müminler için cezaevi imtihanında başarı demek; sözü edilen fırsatı doğru ve yeterli oranda değerlendirip değerlendirememek demektir kanaatimce.

Bu imtihanda başarı, evvela yaşanılan c1ezaevi şartlarında uygun ortam ve şartların varlığını gerektirir. Bu ortam ve şartları, bizi, ezilmesi ve sindirilmesi gereken bir düşman gibi gören zalim ve cahili sistem oluşturmayacağına göre uygun ortam ve şartları oluşturmak ve de geliştirmek bizim görevimizdi. Bu yüzdendir ki, Türkiye şartlarında böylesi uzun soluklu cezaevi sürecinin ilk öncüleri olarak yükümlülüklerimiz herkesinkinden daha ağırdı. Çünkü daha önce bu türden kapsamlı süreçler yaşanmamıştı. Yaşananlar da sonrakilere kılavuzluk edecek derecede tecrübeye dönüşmemiş; ya da en azından bizim elimize ulaşamamıştı. Bu husustaki tecrübeler maalesef hep sol gruplara ait tecrübelerdi. Sol kesimin kendine özgü bir cezaevi kültürü vardı. Lakin Türkiye’deki Müslümanların böyle bir kültürü olmamıştı şu ana dek. Bu yüzden cezaevine ilk girdiğimiz andan itibaren kimliğimize, onurumuza yakışır bir cezaevi kültürü oluşturmayı amaç edindik ve bu niyetle yola koyulduk. Cezaevini, dışarıda iken verdiğimiz İslami mücadelenin devamı ve olumlu bir parçası haline getirmenin gayesini güttük. Her alanda verilmesi gereken güzel örnekliklere cezaevini de katmayı hedefledik. Cezaevini Müslümanların yılgınlığa düşüp tükeneceği bir yer değil, Hz. Yusuf misali yeşerip parlayacağı bir mekân olarak gördük.

Sıfır tecrübeyle başladığımız cezaevi hayatımızı, kalmakta olduğumuz koğuşun fiziki içyapı ve düzeninden, günlük eğitim programlarımıza, kendi iç ilişkilerimizden, koğuş dışındakilerle (idare ve diğer koğuşlardaki mahkûmlarla) münasebetlerin düzenlenmesine kadar, tek tek idari ve yapısal adımlar atmamız gerekiyordu. Bu adımlar meşakkatli bir yolun en temel adımları idi. Yolumuz uzundu; tecrübemiz ise hiç yoktu. Bu yüzden cezaevinde kimliğimize yakışacak yaşam tarzını sıfırdan öğrenmemiz gerekiyordu. O dar ortamda, farklı huy ve karaktere, özel hassasiyet ve psikolojik dünyalara sahip onca insanın sorunsuz bir şekilde bir arada yaşayabilmelerini sağlamak zordu. Bunun zorluğunu ailenizle aynı evde 24 saat hiç dışarı çıkmadan bir yıl ya da yıllarca kaldığınızı düşünerek, az buçuk anlayabilirsiniz. Bu konuda bizim en büyük avantajımız ortak kaderimizdi. Hepimiz oraya aynı kavgadan aynı sıkıntıları, benzer yaralar alarak gelmiştik. Böylesi zamanlar, bireylerin birbirlerine en fazla yaklaştığı, yardımlaşma ve fedakârlıkların en anlamlı olduğu zamanlardır. Dolayısıyla bu duyguları mücadele bilinci ve azmine dönüştürmek zor değildi. Bu yüzden yılgınlık, gevşeklik, kendini salıverme ve umutsuzluk gibi hastalıklara meydan vermeden hemen işe koyulmamız gerekiyordu.

İlk temel adım: Evvela blokta (amiyane tabirle yani koğuşta) günlük yapılması gereken işler için bir düzenleme yapmaktı. Bunun için bir nöbet sistemi düzenledik. Nöbetçilerin görevleri: sabahları ekmeğin, günün öğünlerinde ise yemek karavanlarının alınıp sofranın kurulması, bulaşıkların yıkanıp çayın hazırlanması, lavaboların temizliği ve gün boyu bloğun kapısına dışarıdan gelen gidenlerle ilgilenmeleriydi. Haftalık ziyaret günlerinde, ziyaret mahallinin hazırlanması ve ziyaretçilerin olası taleplerine cevap verilmesi de o günün görevleri arasındaydı. Haftalık görevler ise: koğuşların genel temizliği idi. Önce herkes kendi koğuşunu yıkar; sonra bloğun genel temizliği toplu olarak yapılırdı.

İkinci temel adım: Bloğun genel işlerini ve eğitim çalışmalarını belli bir düzen ve disiplin içinde yürütmek ve başıboşluğa fırsat vermemek için idari bir yapı oluşturmak ve görevliler tayin etmekti.

Buna göre: İçişleri sorumlusu, koğuşun genel içişlerinin yürütülmesi ve sorunlarının çözümünden mesuldü. Dışişleri sorumlusu, koğuş adına hem cezaevi idaresiyle ilgili meselelerde ve hem de diğer koğuş ve mahkûmlarla alakalı konularda koğuşu temsilen görüşmeleri yürütmekle görevliydi. Mutfak işleri sorumlusu, mutfak ihtiyaçlarını tespit eder ve tamamlar; koğuştakilerin kantinle ilgili genel ihtiyaçlarını temin ederdi. Genel sorumlu ise tüm işlerin ahenk ve uyum içinde yürütülmesinden sorumluydu.

Üçüncü temel adım: Eğitim çalışmalarının düzenlenmesidir. Çalışmalarımızın ana eksenini Kur’an oluşturuyordu. Bu nedenle sabah namazından sonra günlük programımız, bireysel olarak Kur’an mealinin okunmasıyla başlıyor; kahvaltıdan sonra da Kur’an’la ilgili ortak çalışmalar yapıyorduk. Uzun zaman süren bu çalışmalar şu şekilde idi: Kur’an Arapçasını iyi bilen bir arkadaşın öncülüğünde ayetlerin, kelime kelime açıklanması ve genel tefsirini yapıyorduk. Bununla beraber Kur’an’a başvurma ve anlamanın gerekliliği ve de ondan en iyi şekilde istifade etme yöntemleri üzerinde duruyorduk. Akabinde bu yöntemleri uygulayarak, farklı alanlarda (her bir konu için Kur’an’ı baştan sonra okuyarak) çalışmalar yaptık. İlk önce, “Kur’an’da Kur’an” konusunu işledik. Sonra, “Kur’an’da peygamber”; arkasından da “Kur’an’da müminlerin özellikleri” ile devam ettik. Küçük adımlarla başlattığımız bu programlarımızı zamanla geliştirip çoğalttık. Özel anlamda tefsir, hadis ve fıkıh usulü gibi çalışmalar yaptık. Genel anlamda ise tarih, fıkıh, güncel siyaset vd. konuları sohbet tarzında işliyorduk. Ortak saatler dışında isteyen arkadaşlar küçük gruplar halinde ya da bireysel çalışmalar yapabiliyordu. Yabancı dil (Arapça, İngilizce, Almanca), sağlık, hukuk vb. herhangi bir alanda uzmanlığı olan arkadaşlar, talep olması halinde kurs verebiliyordu.

Tüm bunların dışında başka koğuşlardan gelen mahkûmların da katıldığı panel ve ‘Kudüs Günü’, ‘Şehitler Gecesi’ gibi anma geceleri düzenliyorduk. Ayrıca dışarıdan gelen mahkûmlardan dini bilgilerini artırmak, Kur’an’ı Kerim’i öğrenmek ve fıkhi konularda daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler için bir koğuşu sınıf olarak düzenlemiştik.[1]

Bu temel üç adımı en acil şekliyle atmamız hayati bir öneme sahipti. Çünkü (özellikle o günün) cezaevi şartlarında İslami kimliğimize yakışır onurlu bir cezaevi sürecini yaşayabilmek için baskılara karşı koyabilecek güçte olmalıydık. Böylesi ortamlarda en büyük güç ise (kaç kişi olunursa olunsun) tek ses ve tek nefes birlikte hareket etmekti. Tuğlalardan oluşmuş duvar misali kenetlenmiş olarak durmaktı. Zira siyasi mahkûmların cezaevi idareleri tarafından ezilmelerine, itilip kakılmalarına mani olan en büyük etken organize hareket etmeleriydi. Diğer yanda birlikte hareket etmek, sadece idarenin, adli mahkûmlara yaptığı gibi, siyasileri de ezmesine mani olmuyor; aynı zamanda düşmandan alınan darbenin menfi etkilerinin daha kolay bertaraf edilebilmesine ve yaraların çabuk sarılmasına da imkân sağlıyordu.

Tabi, cezaevinde güçlü olmak için sadece yekvücut olmak yetmezdi; aynı zamanda ilke sahibi de olmak gerekiyordu. Zira ilkesiz mücadele kirli bir mücadele idi. Müslümanların ise böyle bir mücadele tarzıyla işi olamazdı. Allah-u Teâlâ’nın, Bakara Suresi 177. ayette[2] muttakiler için sıraladığı her temel vasfın bizler için yaşam ilkesine dönüşmesi bu nedenledir.

Bizim için ilk temek ilke; İslami kimliğimize ve onurumuza halel getirecek hiçbir şeye karşı müsamahakâr olamayacağımızdı.[3] Bu konudaki kararlılığımızı ve hassasiyetimizi net bir şekilde göstermekti. Bu yüzden de İslam ahlakına uygun bir davranış sergilemek bizim öncelikli pratiğimizdi.

Buna göre ahlaki duruşumuzun temel birkaç esasını şu şekilde sıralayabiliriz:

İslami kimliğin asaleti gereği, özü ve sözü bir, güvenilen ve itibar edilen biri olunacak.

Ne zulmedilecek ve ne de zulme rıza gösterilecek.

Haklarımız için bedel ödemekten çekinilmeyecek.

Yardıma ihtiyacı olan herkese yardımcı olunacak.

İyiliği emredip, kötülükten nehiy etmek (özellikle adli mahkûmlara yönelik) öncelikli bir görev sayılacak.

İSLAMİ KİMLİĞİN ASALETİ GEREĞİ, ÖZ VE SÖZÜ BİR, GÜVENİLEN ve İTİBAR EDİLEN BİRİ OLUNACAK: Güven; söz ve öz birliği ile doğar. İtibar ise, şartlar ne kadar değişirse değişsin verilen söze sonuna kadar sadık kalmakla oluşur. Yalan ve riyayı büyük günahlardan sayan Rabbimiz, verilen söze sadık kalmayı müminin en temel vasıflarından saymıştır. Bu yüzden ister birey ister cemaat olarak; ister bir kişi ile ister bir kurum ya da devletle yapılmış olalım, anlaşmalarımıza sadık kalmak ilahi bir emirdir. Zira mümin toplumu üstün kılan eminlik vasfı, bu sayede hayat bulmaktadır. Peygamberimize (sav) maddi çıkar ve şirkleri dolayısıyla düşmanlık yapmalarına rağmen Mekke müşriklerinin, O’na (ahde vefa ve emanete riayet konusunda) kendilerinden bile çok güvenmeleri bu emrin vasfı sayesinde olmuştur. Peygamberin mesajının onu tanıyan insanlar tarafından dinlenmesinde en çok bu vasfı etkili olmuştur. Bu yüzden müminler verdikleri söz ve yaptıkları antlaşmalarını hile ve oyun vesilesi kılamaz, sudan sebeplerle ahde vefa prensibine aykırı hareket edemezler. Bunun aksine hareket edenler, evvela insanların vicdanlarındaki güvenilirliklerini yitirirler. Sonra da mensubu oldukları cemaate ve cemaatin şahsında da İslam’a bağlılık konusunda güven kaybına sebep olurlar. Dolayısıyla ister dışarıda ister cezaevinde olalım; verdiğimiz mücadelenin temel amacı insanları İslam’ın mesajıyla muhatap kılmak olduğuna göre; öncelikle güvenilir olmak sonra da ahde vefa ve eminlik vasfımızı korumaktır. Çünkü diğer taraflarla görüşmelerimizin gayesi, sadece sorunları çözüp yaşanabilir bir ortam oluşturmak değil, aynı zamanda onurlu bir duruşun örnekliğini göstererek fiillerimizle tebliğde bulunmaktır.

Diğer yanda, cezaevi idaresi ile yapılan görülmelerde ahde vefa ilkesine sahip mümin kişilik, ilişkilere düzey ve ciddiyet kazandırırken; muhatabını da, sözlerinin gereğini yapma konusunda mecbur hissettirecektir. Böylesi şartlarda bu çok önemli bir husustur. Çünkü cezaevi idarecileri arasında, (mahkûmu başından savmak için) verdikleri sözlerin gereğini yapmama hastalığı çok yaygındır.

Bu tür idarecilerle sorunlar, ya üst merciden gelen baskı ya da idarenin rahatını bozacak mahkûm eylemlerinin tazyikiyle çözülebilmektedir. Kendisine saygısı olan, oturduğu makamın hakkını veren, devlet adamı ciddiyetine sahip lider idareciler, kendileri ile sorunların en kolay çözüldüğü kimselerdir. Çünkü güç ve imkânlarının elvermediği konularda kolay kolay söz vermezler. Ancak söz verdiklerinde de onu mutlaka yerine getirirler. Diğer yanda bu tür idareciler, makul taleplerin karşılanması ya da sorunların çözümü konusunda kendilerine tanınan inisiyatifi sonuna kadar mahkûm lehine kullanmaktan da kaçınmazlar.

NE ZULMEDİLECEK ve NE DE ZULME RIZA GÖSTERİLECEK: Buradaki zulüm başka birine haksız yere zarar vermektir. Güç kullanarak ezmek ya da tahkir etmektir. Zulmü kendisine karşı isyan olarak kabul eden Allah, adil olmayı müminlerin en temel vasıflarından saymıştır. Bu yüzdendir ki, zalim saldırgana bile karşılık verirken adil olmamızı emretmiş, hak ettiğinden fazla bir karşılığı, ilahi sınırı aşma olarak kabul etmiştir. Diğer yanda Allah-u Teâlâ zulme ve zalime karşı çıkmamızı emrederken sadece dindaşlarımıza değil; Allah’tan bir kurtarıcı dileyen tüm mazlumlara (gücümüzün yettiği kadar) sahip çıkmamızı, onları zalimlere karşı koruyup kollamamızı da emretmiştir.

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder; bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa,4/75)

Temeli hak ve adalet olan bu ilkenin en fazla çiğnendiği ve dolayısıyla en çok gözetilmeye muhtaç olduğu ortamlar hiç şüphesiz cezaevi ortamlarıdır. Cezaevlerinde en yaygın zulüm, cezaevi idaresinin, kendisine ‘emanet’ edilen mahkûmlara yaptığı zulümdür. Örneğin mahkûm, cezaevine daha ilk girişinde arama bahanesiyle soyularak hakarete maruz bırakılır. Düşünün ki; toplumun (özellikle belli kesimlerini) daha kolay yönetebilmek için uyuşturucu vb. maddelerin yaygınlaştırılmasına (bir devlet politikası olarak) göz yumulduğu bir ortamda, bu vb. cahili uygulamalara karşı sistemle mücadele ederken tutsak ediliyorsunuz. Sonra cezaevine konulurken üzerinizde uyuşturucu taşıyıp taşımadığınızı kontrol bahanesiyle (zorla soyularak) çirkin bir aramaya tabi tutuluyorsunuz. (Özellikle) adli mahkûmlar bu aşamayı geçerken, bu tahkirin yanında bir de ilerde, idarenin her yaptığına eyvallah demeyecek bir tavır veya işaret sezilmesi halinde gözleri peşinen korkutulur. Bunun için ya memurlar arasından seçilmiş özel bir ekip tarafından cezaevinin müsait (sote) bir yerinde şiddete maruz bırakılır, ya da bu terbiye işini gerektiğinde kendi yerlerine halledecek mahkûmların kaldığı özel bir koğuşa yerleştirilir. Son yıllarda bu tür uygulamalar azalsa da siyasi mahkûmlara yönelik tahkir edici aramalar, F tipi cezaevlerinde (özellikle ilk kurulduğu dönemlerde) en çirkin şekliyle uygulandı. Bu arama tarzı cezaevi içi işleyişin her noktasında tutsaklara karşı (nizami bir hava içinde) psikolojik baskı aracı olarak kullanıldı. Koğuş dışında belli bir yerden başka bir yere gidiş-gelişten, talep edilecek haklar ve talep şekline kadar her şey, bireyi istenen kalıba sokma amacı olarak kullanıldı. Berbere, terziye, revir ve hastaneye gitme… Hatta ziyarete çıkma hakkından bile yararlanmak istiyorsa söz konusu uygulamalara maruz kalmayı göze almak zorunda bırakıldı mahkûmlar. Bireye hakaret ve kişiliksizleştirme amacı taşıyan bu tür uygulamalar maalesef hala F tipi cezaevlerinde devam etmektedir.

Adaleti ikame etmekle sorumlu müminlerin; cezaevi idaresinin diğer mahkûmlara yönelik (şahit oldukları) haksızlıklarına karşı çıkmaları kulluklarının bir gereğidir. Bireylerin özel ve ailevi sıkıntıları yanında bir de (en zayıf ve çaresiz olduğu cezaevi gibi bir ortamda) dış saldırılara maruz kalmaları sıkıntılarını katlamaktadır. İşte böylesi bir ortamda onlara, Allah’ın merhamet elini uzatmak, hem sosyal hastalıkların tedavisinde ve hem de bireyin içine düştüğü sıkıntıyı daha kolay aşmasında çok önemlidir. İlahi tebliğin insanlara ulaştırılmasında ilk ve en temel adım olan tebliğciye güven ve saygı bu sayede kazanılır. Lakin bunu yapabilmeleri için müminlerin yeterli yaptırım gücüne sahip olmaları gerektiği unutulmamalıdır.

Hâsılı kelam Müslüman nerede olursa olsun oraya rengini, kokusunu, tadını vermeli; İslami ahlak ve asaletini söz ve fiillerinde göstermelidir. Bu niyet ve amaçla başlayan cezaevi sürecinde birçok zorlukla karşılaştık. İdarenin hak gaspına ve baskılarına karşı birçok kez tavır koymak zorunda kaldık.

HAKLARIMIZ İÇİN BEDEL ÖDEMEKTEN ÇEKİNİLMEYECEK: İnançlarından dolayı hapse düşen Müslümanlar, itilip kakılmadan siyasi kimliklerinin gerektirdiği bir yaşam sürdürmek istiyorlarsa, cezaevi idaresinin baskı ve keyfi uygulamalarına karşı çıkmak ve gerekirse bedel ödemeyi göze almak zorundadırlar. Çünkü yasakçı idarelerle yaşanacak sorunları çözmek ve muhtemel sorunları en aza indirmenin başka bir yolu yoktur. Bu yüzden alınacak eylem kararlarında sebat etmek ve zorluklara karşı sonuna kadar direnmek çok önemlidir. Zira onurumuzu korumak ve kardeşlerimizin izzetini muhafaza etmek; kimliğimize yakışır bir duruş sergilemenin gereği ve ilahi bir emridir.

… Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura,42/39)

Sorunlar karşısında ilkeli ve kararlı olmanın ve gerektiği zaman ağır bedeller ödemekten çekinmemenin çözüm üzerinde çok etkisi vardır. Bunun ilk çarpıcı örneğini Bayrampaşa Cezaevinde yaşadık.

Barikat Eylemi

Yıl 1994’tü. Bir buçuk yıl boyunca verilen mücadele sonunda kazandığımız doğal, insani bazı haklarımız kısıtlanmaya başlanmış; öyle ki,  felçli olan kardeşimiz Cengiz Sakarya’nın ailesi ile makul şartlarda ziyaret yapabilme olanakları bile elinden alınmış, günbegün yeni kısıtlamalarla karşı karşıya bırakılmıştık. Cezaevi idaresiyle yürüttüğümüz görüşmeler sonuç vermemiş, Cezaevi müdürü “dediğim dedik, kestiğim kestik!” bir tavır içerisine girmişti. “Ben yaptım oldu” emrivakilerle iradeleri yok sayılan Müslüman siyasiler olarak bize, amaçsız be kimliksiz (alelade, değersiz) bir cezaevi hayatı dayatılmak isteniyordu. Doğal olarak sorunu diyalogla çözmeye dair ümitlerimiz tükenmeye başlayınca eyleme geçme kararı aldık.

Sorunun büyüklüğü ve gasp edilen hakların ciddiyeti basit eylemlerle çözülemezdi. Bu yüzden önce sayım vermeme eylemine; sonra da çatışma, yaralanma ve ölüm vakalarının da yaşanabileceği barikat kurma eylemine geçmeye karar verdik.

Sayım vermeme eylemi demek; cezaevine konulan tutsakların mevcudiyetini kontrol etmeyi engellemekle beraber idarenin iradesini tanımamak demektir. Bu yüzden cezaevi idaresi böylesi bir eylem karşısında ya sorunun çözümünde uzlaşarak ya da zora başvurarak sayım almak zorundadır. Aksi halde idare, hukuki mesuliyet altına girmiş olur. Sorunların halli konusunda ortaya çıkacak çözüm beceriksizliği ise kurum müdürü için ayrı bir puan kaybı demekti. Dolayısıyla eylemi sonlandırmak için idarenin yapacaklarını az çok tahmin ediyorduk. Uzlaşmaya yanaşmaması halinde kaba güce başvuracağını biliyorduk. Bu nedenle görüşmeler devam ederken hazırlığımızı en kötü ihtimale göre yapmalıydık. Ve öyle de yaptık.

Görüşmelerden sonuç alamayınca, eylem günü akşam sayımına gelen görevlilere sayım vermeyeceğimizi gerekçeleriyle beraber bildirdik. Görevliler durumu amirlerine iletmek üzere bir şey demeden gittiler. Sonraki günün sabah sayımına gelen görevlileri de aynı cevapla yolladık. Vermediğimiz akşam sayımını da benzer, umursamaz tavırla karşıladılar. Lakin bu sefer “nasıl olsa biz istediğimiz zaman sayım almayı biliriz” edasıyla döndüler. Sayım vermeme eylemine başladığımız ilk günlerde henüz zor kullanılarak sayım alma gibi bir pozisyon olmadığı için barikat kurmamış, koğuş dışına gidiş-gelişleri askıya alma dışında günlük programımıza olduğu gibi devam etmiştik. Tabi eylemin üçüncü gününden sonra yavaş yavaş sayım alma baskılarının artacağını biliyorduk. Bu yüzden her türlü müdahaleye karşı gerekli tedbirimizi almış, barikatın kuruluş yeri ve tekniğinden, barikatın arkasında kalacağımız süre zarfında gerekli olacak ihtiyaçlara kadar, her türlü hazırlığımızı yapmıştık. Bir iki hafta yetecek kadar; makarnasından bisküvisine, kuru üzümünden kayısısına kadar kuru gıda stoku yapmış, önceki günlerden arta kalan ekmekleri geri vermemiş, biriktirmiştik. Kantinden aldığımız bidonları ve bulabildiğimiz tüm kapları sularla doldurmuştuk. Elektrik kesintisine karşı kantinden yeterli miktarda mum satın almış; mutfak için ihtiyacımızdan fazla sayıda mutfak tüpü stoku yapmıştık.

Eylemin dördüncü günü, sanırım öğleden önce idi. Müdürler kalabalık bir grup olarak tekrar konuşmaya geldiler. Görüşmede, kendilerince bir nevi zarar görmememiz için eylemde ısrar etmememizi istediler. Aksi takdirde asker zoruyla sayımın alınacağı uyarısında bulunarak gözdağı verdiler.

Biz de buna cevap olarak; idare haksız ve keyfi kısıtlamalarından vazgeçmediği sürece eyleme devam edeceğimizi söyledik. Onların gidişinden sonra barikata hazırlık aşamasına geçtik.

Kaldığımız bloğun alt ve üst katları arasındaki merdivenin hem alt girişinde ve hem de üst çıkışında parmaklıklı demirden yapılma kapılar var olup bu kapılar merdivenlerin dışına, yani mutfakların boşluk tarafına açılıyorlardı. Barikat planımızı üst kat merdivenin başındaki kapının arkasına saniyeler içinde kuracak şekilde hazırladık. Alt kapıyı bir yerlerden bulduğumuz bir kilitle kilitleyerek, asker ya da gardiyanların hemen üst kata çıkmalarını engellemeyi amaçladık. Yani bloğa girişten (alt kapıyı açıp) üst kata varılıncaya kadar barikatımızı kurabiliyorduk. Zaten idareyle görüşmeler, ekmek alımı ve yemek karavanlarının alışverişi dışında aşağı kata inilmiyordu. Sayımın zorla alınacağı tehdidinin yapıldığı gün, geceleyin barikatımızı kurduk.

Bunun için kapının arkası ile mutfak tezgâhının olduğu duvar arasına önce yan yana iki bankı zorla yerleştirdik. Üzerine boş metal bir dolap koyarak barikatımızı sağlamlaştırdık. Böylece kapıyı zorla açmak için bank ve dolabı sağa sola kaydırma imkânını ortadan kaldırdık. Hem içeriyi görmelerini engellemek ve hem de olası göz yaşartıcı vb. saldırı araçlarının içeriye atılmalarını engellemek için boşta kalan demir parmaklıkları battaniyelerle örttük.

Eylemin beşinci günü, sabah saat 9-10 civarında, tam teçhizatlı (robokop giyimli) askerler operasyon için alt koridordaki yerlerini aldılar. Alt kapı üzerindeki kilidi kırdıktan sonra komutan, arkasında müdürlerle beraber üst kata, barikatın önüne geldiler. Kimse zarar görmeden sorunu çözmek istediklerini söylediler. Onlara bizim de istediğimizin bu olduğunu ifade ederek; idare tarafından İslami kimlik ve onurumuza yakışmayacak şartlar dayatıldığını ve bunun kabul edilemez olduğunu söyledik. Dolayısıyla çözümün idarenin elinde olduğunu, haksız kısıtlamalardan vazgeçilmediği sürece bizim de eylemimizden vazgeçmeyeceğimizi belirttik. Verdiğimiz cevap üzerine asker ve müdürler aşağı indiler. Komutan yanına 5-10 asker alarak müdürlerle beraber bloğun dışına çıktılar. Kısa bir süre sonra döndüler ve kapıyı, 4-5 metre uzunluğunda bir zincirle bağlayıp birkaç yerinden kilitlediler. Sonra bloğun elektriğini kesip gittiler. Tabi bir süre sonra suyu da kestiler. Aradan bir saat geçmemişti ki, bu sefer yanlarında kaynak makinesi ile tekrar geldiler ve adeta “ya kendiliğinizden eyleme son verirsiniz ya da açlık ve susuzluktan ölürsünüz” dercesine kapıyı birkaç yerinden kaynak yapıp gittiler. Tabi, kapıyı kaynak yapıp zincirleri bağlarken seslerini duyacağımız şekilde komutanları, askerlerine “sağlam bağlayın ve çıkın. Artık ne halleri varsa görsünler” muhtevalı sözlerle önümüzde uzun, sıkıntılı ve umutsuz bir gelecek olacakmış gibi bir his vermeye çalıştılar.

Üç, dört gün süren bu tam tecrit süreci esnasında dışarıdan olayı takip edip çözüm yolları arayan avukatlarımız ise hem durumumuzu öğrenmek, hem orta bir yol bulmak ve hem de bir nevi moral vermek için bizlerle barikat arkasında görüşmeye geldiler.[4] Görüşmede avukatlarımıza; idarenin haksız kısıtlamalarına boyun eğmemiz halinde buranın yaşanmaz hale getirileceğini söyleyerek eyleme devam etmede kararlı olduğumuzu ve bu süreçte ortaya çıkabilecek her türlü olumsuz gelişmeden; ‘ben yaptım oldu’ şeklindeki dayatmacı tavırlarından dolayı cezaevi birinci müdürünün sorumlu olacağını söyleyip göndermiştik.

Eylemin 10 veya 11. gününde asker yine tam teçhizatlı ama bu sefer hazırladığımız barikatı da dikkate alarak ekstra araç ve gereçlerle geldiler. Barikatı yıkıp sayım almak için önce aşağıdaki kapının zincirlerini açıp kaynak yerlerini kestiler. Sonra da merdivenlerde saldırı pozisyonunu aldılar. “Son kez” edasıyla konuşmaya gelen komutan; bu hazırlıklı tavrıyla hem ne kadar ciddi olduklarını bize göstermek ve hem de müdahale halinde neler yapabileceğimizi, ne kadar ileri gidebileceğimizi anlamak istiyordu.

Günlerin yorgunluğu, uykusuzluk ve psikolojik gerginliğe rağmen (özellikle barikatın koordinasyon ve müdafaasında aktif rol alan ve aynı zamanda idare ile görüşmeleri yürüten) arkadaşlar olarak eylem konusunda zihinlerimiz çok netti. Zira söz konusu olan İslami kimlik ve onurumuzdu. Dolayısıyla başarılı olmamız halinde bunun kazanımları ile kaybettiğimizde maruz kalacağımız menfi sonuçları çok iyi düşünerek eylem kararı almıştık. Böylesi mücadele ortamlarında amaç ve gaye ne kadar net ise, birey ya da grup da (psikolojik çözülme ve stratejik sapmalar noktasında) o denli dirençli ve güçlü olur. Ancak mücadeleye başarıyı kazandıran en önemli faktörün göze alınan bedelin büyüklüğü olduğunu iyi biliyorduk. Bu yüzden çatışma esnasında olası kayıp ve yaralanmaları daha eylem kararını verirken göze almıştık. Kaldı ki bu, sadece haklarımızı koruma meselesi değil; aynı zaman da bir “duruş” meselesiydi.

Barikatın önünde duran komutan, eylemde ısrar etmemiz halinde müdahale edeceklerini ve bundan bizim çok zarar göreceğimizi; bu yüzden eylemden vazgeçmemizi istedi. Buna karşılık: “Doğrudur! Böylesi bir müdahalede elbette zarar görebiliriz. Hatta kayıp da verebiliriz. Lakin İslami kimliğimiz için bu, kolaylıkla verebileceğimiz bir bedeldir. Bu eylemi yapma amacımız asla kimseye zarar vermek değildir. Ancak saldırmanız halinde emin olun ki, bizler gibi sizler de zarar görecek; kayıplar vereceksiniz. İki tarafın da zarar göreceği kaçınılmaz olan böylesi bir müdahalede bulunmak istiyorsanız, buyurun karar sizindir” dedik. Barikatın önüne yerleştirdiğimiz mutfak tüpleri söylediklerimizdeki ciddiyetimizi ve yapabileceklerimiz konusunda blöf yapmadığımızı anlamalarına yetmişti. Durumun ciddiyetini kavrayan asker bir süre sonra evvela aşağı koridora çekilmiş; ardından dışarı çıkıp bloğumuzu komple boşaltmışlardı.

Anladığımız kadarıyla komutan, müdahalenin beraberinde getireceği hukuki ve vicdani sonuçları göze alamamış; sorumluluk altına girmek istememişti. Bu yüzden savcı ve müdüre bizimle uzlaşmalarının daha faydalı olacağını ve bu sayede işin içinden daha az zararla çıkacakları kanaatini iletmiş olacak ki, idare tavır değişikliğine gitti. İdarenin bu tavır değişikliğinde dışarıda gergin bir bekleyiş içinde olan ailelerimizin ve avukatlarımızın yoğun desteklerinin de çok etkili olduğunu belirtmeliyim. Çünkü eylem boyunca cezaevi kapısını boş bırakmayan aile ve avukatlarımız basını da sürekli bilgilendirerek kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardı. İdare, avukatlarımız aracılığıyla (daha sonra telafisi mümkün cüzi bir kayıpla) uygulanan kısıtlamalardan vazgeçildiğini içeren bir teklifte bulundu. Bunun üzerine biz de eyleme son verdik.

Her istediğini (arkasına aldığı devlet gücüne dayanarak) mahkûma zorla yaptırmaya kalkışan cezaevi idaresi ve idarecilerinin yönettiği ortamlarda onurlu bir cezaevi süreci yaşayabilmek için en çok ihtiyaç duyulacak ilke; yukarıda anlatılan olayın sonucundan da anlaşılacağı gibi ‘netice almak için eylemde kararlılık ve bedel ödemeyi göze alma’ ilkesidir.

İdarenin baskılarına karşı mahkûmların insanca yaşama haklarını elde etmek ve korumak için başvurabilecekleri eylem tarzları belli ve sınırlıdır. Bundan dolayı eylemler, sorunların boyutuna ve ciddiyetine göre doğru sıralanmalıdır.

Görüşmelerden netice alınamadığı zaman, yapılacak eylemin seçiminde tertibe riayet, (eylemin oluşturacağı etki bakımından) çok önemlidir. Çünkü daha basit bir eylemle çözülecek bir sorunu, yaptırım gücü çok daha yüksek bir eylemle çözmeye kalkışmak hem o ara eylemleri işlevsiz hale getirir ve hem de yapılan eylemin gücü israf edilmiş olur. Zira daha büyük bir sorun çözülmek istendiğinde daha güçlü bir eylem yapmak zorunda kalınır. Bu durum, zaten sınırlı olan eylem seçeneklerini azaltırken tertipteki bu hata eylemcinin ciddiyetini muhatabının gözünde düşürür. Bu da zafiyeti doğurur.

Cezaevinde Yapılabilecek Eylem Tarzları

İdarenin baskı ve hak kısıtlamalarından, makul insani taleplerin karşılanmaması durumuna kadar, zorluk sırasına göre yapılabilecek eylemleri şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Diğer mahkûmları (genel uyku saatlerine denk getirmeyerek onları) rahatsız etmeyecek; ancak idarenin asabını bozacak tarzda günün belli vakitleri ya da saatlerinde toplu slogan atmak.
  • Yine aynı şekilde günün uygun vakitlerinde gürültü çıkarmak; bunun için gücümüzün yettiği kadar demir kapı ve pencere parmaklıklarına toplu vurarak protesto etmek.
  • Yemek almamak.
  • Avukat ve ziyarete çıkmayı boykot etmek.
  • Mahkemelere çıkmayı boykot etmek ya da mahkemeyi, sesini duyurma fırsatı olarak değerlendirmek.
  • Açlık grevine girmek.
  • Her gün belli vakitlerde firar olup olmadığını kontrol için yapılan mahkûm sayımını yaptırmamak.
  • Barikat kurmak. Bu; cezaevi idaresi açısından alınması zorunlu olan sayımın, zorlan alınmasına engel olmayı ve koğuşu, idarenin kontrolünden tamamen çıkarmayı amaçlamaktadır. Mahkûmların kendilerini koğuşa kapatarak koğuşun girişini içeriden kapatması ve böylece her türlü giriş-çıkış imkânını ortadan kaldırmalarıdır.

Sayım vermeme ve barikat eylemleri hayati derecede önemli sorunların çözümünde başvurulan, tutsaklarla idareyi fiili olarak karşı karşıya getiren ve çoğu zaman sonu ciddi yaralanma ve hatta kimi zaman (daha çok tutsakların) ölümleriyle sonuçlanabilen eylemlerdir. Bu eylemlere başvurmak son çaredir. Ancak gerektiği zaman yapmaktan da kaçınmamak lazımdır. Çünkü eşref-i mahlûkat olarak, konumuna yakışır bir hayat yaşamayı ilke edinip bunun için gerekli ortam ve şartları hazırlamayı görev kabul eden bir mümin için onur ve izzeti, ekmek ve sudan önce gelir.

Yaklaşık üç yıl sonucunda kararlılıkla yürüttüğümüz bu ilkeli duruş ve mücadele sayesinde Müslüman siyasi kimliğin hem tanınmasına ve hem de diğer mahkûmların, Cezaevi İdaresi ve askerlerin nezdinde hak ettiği saygınlığı görmesine vesile olduk.

YARDIMA İHTİYACI OLAN HERKESE YARDIMCI OLMA ilkesi gereği verdiğimiz çaba ve gerçekleştirdiğimiz ilişkiler sonucunda, cezaevinde Allah’ın inayetiyle artık sorun çözen, yardım eden, danışılan, güvenilen ve sözü dinlenen insanlar olmayı başardık. Bunun en çarpıcı örneğini de 1994 yılında yaşanan bir rehine olayında gördük.

Rehine Olayı

1994’ün başları idi. Bayrampaşa Cezaevi H Blok’ta iken akşam yemeğini yemiş; ana haber bültenlerini seyrediyorduk. Arkadaşlar haber verdiler. Gece vardiyasının başgardiyanı, yanında iki memurla gelmiş; bizimle görüşmek istiyorlarmış. Gittik. Baş memur, müşahedede bir rehine alma olayı olduğunu, başka bir mahkûmu rehin alan şahıs, normal koğuşa aldırılması için idarenin kendisine Müslüman siyasilerin yanında (yani şahitliğinde) söz vermesini istiyormuş. Yoksa elindeki mahkûmu bıçakla kesecekmiş. Bizden gelip yardımcı olmamız için ricada bulundular. Olayın ciddiyeti yüzlerindeki endişeden okunuyordu. Belliydi ki; rehineci mahkûma (normal koğuşa aldırılacağı konusunda) idare tarafında defalarca söz verilmiş ancak gereği yapılmamıştı.

Müşahede bizim blok kadar büyük, ancak tüm odaları iki katlı tek ranzaların olduğu iki kişilik hücreler şeklindeydi. Bloğun hem alt hem üst kat girişi mutfak olarak kullanılıyordu. Olay, üst kat girişinde idi.

Yaşanan olayın müşahededeki diğer mahkûmlar üzerinde oluşturduğu psikolojinin iyi anlaşılması için müşahede koğuşları hakkında biraz bilgi vermem yararlı olur. Müşahede koğuşu; diğer normal koğuşlara dağıtılmadan önce cezaevine yeni girmiş mahkûmların idare tarafından tanınmaları için konuldukları geçici mekândır. Burası kalınan ilk yer olduğu için kimse kimseyi tanımaz. Bu yüzden böylesi bir ortama yeni giren mahkûmların zihninde daha çok, filmlerden gördükleri tehlike ve korku sahnelerinin hatırlandığı duygular hâkim olur. Dolayısıyla müşahede ortamı demek; cezaevine ilk defa girenler için ne zaman ne olacağının bilinmediği; belirsizlik, tehlike ve güvensizliğin hâkim olduğu psikolojik bir ortam demekti.

Bir arkadaşla beraber gittik. Müşahedenin üst katına, merdivenlerde endişeyle bekleyen gardiyanların arasından geçerek olay yerine vardık.

20-25 metrekarelik alanın ortasında 25-30 yaşları arasında bir genç, (aynı yaşlarda) başka bir mahkûmu sol eliyle ensesinden sıkı kavrayıp yere yatırmış ve sağ elindeki bıçağı boğazına dayamış halde duruyordu. Kimseyi 2-3 metre yakınına yaklaştırmıyordu. İkinci müdürlerin istediğini yerine getireceklerine dair tüm dil dökmelerine rağmen rehineci mahkûmu bir türlü ikna edememiş, çaresizlik içinde bekliyorlardı.

Yaşanan bu olay ile adeta tüm korkuları doğrulanan diğer yeni mahkûmlar, olup biteni endişeli gözlerle uzaktan seyrediyorlardı. Rehine mahkûm ise kurbanlık koyun gibi yerde beti benzi atmış, adeta canlı bir ölüye dönüşmüştü. Şok halinde olduğu için de diz bağları tamamen çözülmüştü. Herhangi bir yere odaklanamadığından etrafına anlamsız gözlerle bakınıyor, rehinecinin elinde (iradesi sıfırlanmış) adeta et yığını gibi yerde duruyordu.

Olayın olduğu yere selam verip girdik. İkinci müdürler selamımıza cevap verdikten sonra (rehineciyi kastederek) arkadaşın, ısrarla bizleri görmek istediğini söylediler. Rehineciye, İslami Hareket Koğuşundan olduğumuzu belirttik. Sonra idare ile yaşadığı problemin çözümüne yardımcı olmak için geldiğimizi, çocuğu yerden kaldırıp bize ne olduğunu anlatmasını istedik. Elindeki rehine ile ayağa kalkan rehineci önce geldiğimiz için teşekkür etti. Sonra da yaklaşık 10-15 gündür müşahedede olduğunu, idare ile her görüşmesinde ilgililerin kendisini bugün yarın koğuşa vereceğini söyleyip hiçbir şey yapmadıklarını, artık idarenin hiçbir sözüne güveninin kalmadığını, koğuşa verilmesi için bu eylemi yapmak zorunda kaldığını ve idareye inanabilmek için de idarenin bizim yanımızda söz vermesini istediğini söyledi.

Rehinecinin konuşması bittikten sonra müdürlere, arkadaşın talebinin karşılanması yönünde (koğuşlarda hasım vb. güvenlik riski noktasında) herhangi bir engel olup olmadığını sorduk. “Yok” dediler. O zaman niye verilmediğini sorunca müdür, uygun koğuş tespitinde biraz geç kaldıklarını, bu yüzden geciktiklerini; yoksa koğuşa zaten vereceklerini söyledi.

Müdürün konuşmasından hemen sonra araya giren başgardiyan: “Müdürüm! Arkadaş mahkûmu bıraksın, en kısa zamanda onu koğuşa vereceğiz” dedi.

Tabi, başgardiyan bunu der demez rehineci o ana kadar adeta havada asılı halde tuttuğu rehine mahkûmu bir anda yere yatırıp boğazına tekrar bıçağı dayadı ve “aynı hikâyeyi anlatmayın yoksa keserim” diye bağırdı.

Belliydi ki aynı sözleri daha önce de (defalarca) duymuş ve bir sonuç elde edememişti. Bir anda tüm sesler kesilmiş, adeta nefesler tutulmuştu. Gerilimin zirveye ulaştığı ortama hemen müdahale etmemiz gerekiyordu. Önce müdüre; “bu konu böyle belirsiz ifade ve ucu açık vaatlerle çözülmez” dedik. Arkasından rehineci mahkûma yönelerek; yaşanan sorunun çözülemeyecek bir sorun olmadığını söyledik. Ve bu sorunun inşallah bu akşam çözüleceğini ancak önce elindeki çocuğu yerden kaldırmasını söyledik. Rehineyi yerden kaldıran mahkûma: “Bak! Müdür bey seni yarın koğuşa vereceği konusunda bizim yanımızda sana söz verecek ve sen de eylemi bitireceksin. Bundan sonra verdikleri sözün gereğini takip etmek bize aittir. Çünkü burada verilen söz artık bize de verilmiş bir söz demektir” dedik. Ve hemen o anda müdür beyden, yarın için söz aldık. Bunun üzerine rehineci “abi size güveniyorum” deyip elindeki genci bırakıp yana çekildi. Böylece eylem kazasız, belasız sona ermiş oldu.

Bu olayı hatırladıkça rehinenin ölüm şokunu yaşadığı o halini hiç unutamıyorum. Zira rehine, kurbanlık koyun misali yerde öylece duruyordu. En ufak bir karşı koyuşu yoktu. Gözlerinin feri sönmüş, beti benzi atmıştı. Şok halinden dolayı kol ve bacak kasları çözülmüş, bacakları tir tir titriyordu. Ölüm korkusunun tüm dehşetiyle insan bedenindeki tezahürüne, böylesi ilk defa şahit oluyordum.

Tabi, sonraki gün, hem verilen sözün yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmek ve hem de bizden yardım almak zorunda kalan mahkûmun, (idarenin) baskınına maruz kalmaması için konuyu yakından takip ettiğimizi idareye hissettirmeyi de ihmal etmedik.

Selam ve dua ile…

[1] Bu çalışmalar neticesinde kardeşlik bağlarımızın oluştuğu, üzerinde 21 yılı aşkın zaman geçtiği halde, bayramlarda da olsa yazışmaya devam ettiğimiz Ali Kemal ve Özgür kardeşime bu vesile ile selamlarımı gönderiyorum.

[2] Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. İyilik Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır. (Bakara,2/177)

[3] Ey iman edenler! İçinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu’; Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide,5/54)

[4] Tabi her görüşmeye gelindiğinde kapıya yapılan kaynaklar sökülüp zincirler çözülüyordu.  Görüşme bittikten sonra aynı şekilde tekrar kaynak yapılıp zincirle bağlanıyordu.