“Algı ile Gerçeğin Test Edildiği Yer: Mahpushane” – Benlice Korhan İ.M.

“Algı ile Gerçeğin Test Edildiği Yer: Mahpushane” – Benlice Korhan İ.M.

Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi – 16.01.2014

korhan

Mahpushaneden mahpushaneye sürgün edilen Benlice Korhan, farklı koğuşlarda yaşadığı olumlu olumsuz tecrübelerini

Böylesi anılara sahip olmak, tecrübeleri yaşamak, bilgiyi böylesi anlamsızlıklar içinden öğrenmek istemedim, kimseden talep de etmedim ama zaten buna ihtiyaç da yokmuş. Yollar ve sonuçlar bir anda oluşmaz öğretildiği gibi. İnkâr etseniz de bu, her şeyiyle sizindir ve önceden yaptıklarınız, artık sonucu ile bir parçanızdır.

“Daha önce bakıp da göremediğim bu duvar ve kapılardan geçerken yalnızca geleceğimi değil, geçmişimi de dışarıda bıraktım.”

Bunlara sahip olmak için iyi-kötü, haklı-haksız ya da benzeri onlarca ayrımın negatif veya pozitif tarafında olmanıza gerek yok. İnsanoğlunun iyiyi veya kötüyü bulmak için başlayan yolculuğu iyi-kötü için kurallar silsilesi oluşturarak devam ettiği için bir süre sonra yola neden çıktığını unutarak sadece kuralları korumak için kurallar koymakla bugünlere geldik. Urgakina’dan beri farklı bir şeyler yapmaya isteksiz insanoğlu, ısrarla farklı sonuç bekliyor bundan ve kimisi bu beklentiyi delilik olarak tanımlıyor. Oysa asıl deliliğimiz kuralları korumak, yeni kurallar oluşturarak çözüm aramak değil, her yaptığımızla güzel bir şeyleri yönetmekteki ısrarımız, kararlılığımız. Bu duvarlar ve bu kapılar ise böylesi bir yok ediş için mükemmel.

Yitiriş: Daha önce bakıp da göremediğim bu duvar ve kapılardan geçerken yalnızca geleceğimi değil, geçmişimi de dışarıda bıraktım. Anılarımı geçmişin, hayallerimi geleceğin yanına teslim ederek geri dönüşsüzcesine ilerledim, ne de olsa burada onlara ihtiyacım olmayacaktı, çünkü burada sadece “şimdi” vardı. Aklımdaki tek şey ise; şimdi ne yapmam gerektiğiydi. O sırada bulabildiğim tek cevapsa, ayakta kalmam gerektiğiydi ve hayatın garip bir cilvesi gibi bu, hiçbir şeyle bağlantısı olmayan, kendine özel hayatımın ilk kararı olarak belirirken yeni bir geçmişin de ilk anısı olmuştu.

“Şimdi” hala devam ediyorken yorgun beynimi yorgun bedenimin altında sürükleyen yeni soru çıkagelmişti: Ne olacak şimdi?

Bilmiyordum. Çekingenlik, rahatsızlık, mutsuzluk, ümitsizlik vardı, bolca da hüzün ve evet, korku da vardı, nasıl olmazdı ki. Kabadayı koğuş ağalarından psikopat manyaklara kadar bir sürü insanın varlığı ile resmedilen bu dünya bana oldukça uzak. Kapısından içeri girene kadar inkâr ettiğim bir dünyaydı burası, oysa şimdi tek dünyam olması için dayatılan yerdi.

Yine ilk başa döndüm, ne olacak şimdi?

Korktuğunu hisseden köpekler gibi korkunu hissederler, korkma diyen yanım, çoktan unutulan yanımdı. Geleceğimi, geçmişimi bırakmak, onları unutulan yanım yapmak, işte o, en zoruydu.

Eşim oralarda bir yerlerdeydi. Yıllarca devam eden sürgün (1. Sayfa) hayatıma karşı nihayet topladığım cesaretle karar verdiğim çocuk sahibi olma isteğim ise çanta ve paramla birlikte emanet eşyaya kaldırılmıştı. Binlerce probleme karşı bir o kadar çabayla kurmayı başardığım işim ise yıkıntıların arasında en son kurtarılacaklar listesine dâhil olmuştu.

“Ağladım mı? Öyle cesurdum ki…” ile başlayan ve ta en başında yalan olduğu yüzüme çarpılacak olan o anlamsız kaçış yollarına girecek değilim. Babamı kaybettiğim günü bir kez daha yaşıyor gibiydim, ama bu defa kimseye göstermemeyi başardım. Koğuş denilen o yerden başım dik geçtim, selam verdim, sohbet ettim, gülemediysem de tebessüm edebildim. Sonra en az benim kadar buralara uzak bir muhasebeci ile oda arkadaşlığına karar verdik. İyi bir adam gibiydi, beraber kalırız dedik ama işler isteğe bağlı yürümüyormuş, suç grubu diye bir şey varmış. Suç, suç değil midir, suçun başkası mı olurmuş, oluyormuş. Sadece 2 gece oda arkadaşı kalabildik.

İlk gece 2 katlı ranzanın üst katına geçtim. Meğer herkes alt katı seçermiş, üst kat çömezler içinmiş ama ben isteyerek seçtim. Sonra bir gün o kuralı duyunca yeni gelen acemiye tek kişilik, tek katlı ranzamı verip yine üst kata geçtim. İlk gece. Verdikleri kirli yastık, sabah olduğunda su damlayacak kadar ıslanmış ve epeyce temizlenmişti. Terdir dedim o, ter ve görmezden gelmeyi öğrenmeye başladım. Alt kattaki muhasebeci de benden farklı değildi, o da çok terlemişti. Aynı zamanda sessizlikle ilk sınavım bu olmuştu, kazanmıştım. Ödül istemem 40 sopadan başka.

Kaldığımız yere müşahede deniliyormuş ve mahpushaneye ilk girişte herkes buraya getirilir sonra diğer koğuşlara dağıtılırmış. Ne farkı var bilemedim. Sabah güneşi ile müşahede denilen yere tekrar baktım, bu arada güneş, aynı güneşti galiba, o bildiğimiz güneş. Bulaşık yıkamak için verilen az deterjanlı, bol izmaritli, simsiyah su, 9 litrelik yoğurt kovasının içinde yeni bulaşıkları bekliyordu. Tabi bilemedim, bir izmarit de ben attım. Öğlen yemeğinde birisi bulaşıkları o suyla yıkayana kadar da anlamamıştım. Banyo ve tuvaletin olduğu yerde sabun yoktu, zaten su da yoktu, ne güzel. 5 gündür aynı gömlek, pantolonla geziyordum. Her gün kıyafet değiştirdiğim günler de bitmişti ve en kötüsü dişlerimi bile fırçalayamamıştım, banyo denilen şey yeni hayalimdi artık. 14 gün sonraki ilk banyom kutsal bir tören gibiydi.

O sırada 27 yılını gir-çık mahpushanede geçiren 55 yaşındaki amca, engin ve gereksiz tecrübelerini bizimle paylaşmak istemişti ama kimse ondan bunu istememişti. İlk başlarda herkes en fazla 1 saatliğine oldukça ilginç geliyordu bana fakat o 1 saatten sonraki günler, aylar bir o kadar sıkıcı. Garip görünse de herkesin dünyası 1 saatte bitiyor, kalan tüm konuşmaları, çoğu zaman kelimesi kelimesine tekrardan ibaret oluyordu. Tam bir eziyetti benim için ama fazla sürmedi, insanları kovmayı, uzaklaştırmayı öğrendim. Fazla geç olmadan söylemeliyim ki ilk 8 ayım adli tutuklu ve hükümlülerle geçti. Muhtemelen zekâ puanımın %20-%30’unu o zamanlarda kaybetmiş olabilirim. Mesafeyi kapatmak ise 2 yılımı aldı. Açıkçası adli tutuklu ve hükümlülerden korkum ne kadar boş ise siyasi tutuklu ve hükümlülerin dünyasına yönelik beklentilerim de neredeyse bir o kadar hayal kırıklığı ile dolu oldu. Elbette ki önemli bir kısmı oldukça eğitimli, kültürlü olsa da geçen yıllar siyasi-adli ayrımı yapmadan insanlardan çok fazla şey götürüyor. Üstelik adliler 5 yıl ortalama zaman geçiriyorsa mahpushanede, siyasiler 15 yıl geçiriyor. Bunca zaman hemen hemen her şeyden uzak bir insanın dengesini koruyabilmesi ne kadar zor. Geleceğimi onlarda görmek, işte yeni korkum bu.

Adlilerin dünyasını sanırım en kısa şöyle özetleyebilirim: Şeytan işi olmadığında kuyruğunu tutarmış. Çok önemli bir kısmı hiçbir şeyle uğraşıyor. Cümleyi yanlış kurmadım, aynen böyle. Gazete okumak, TV seyretmek, volta atmak ve konuşmak… İnanın erkeklerin dedikodusu hiç çekilmiyor. Kendinizi ne kadar soyutlarsanız soyutlayın, bir yere kadar.

Sayılı gün çabuk geçer diyen ukalayı bir bulsam… Burada 2 şeyin sonu bir türlü gelmiyor. O sayılı dedikleri günlerin bir tanesinde bile her gün kendinize yeni bir tabut yapıyorsunuz ama gün bir türlü bitmiyor ve yitirdiklerinizin sonu bir türlü gelmiyor.

Yıkım: Tamamı adlilerle dolu 2 mahpushane ve 8 ayın ardından çoğunluğu siyasi olan bir mahpushaneye gittim çünkü mahkemem oradaydı. İlk anlarda mahpushanelerin cennetine geldiğimi düşündüm, aslında hala öyle düşünüyorum. Tamam, berbat yemekleri olması bir yana, bu yemekleri daha da kötü yapmak için özel bir çaba sergileniyor gibiydi ve üstelik o günlerdeki yemekler kalan 2 yıl içindeki en güzel yemeklerdi. Elbette bunu o zaman bilmiyordum ancak bir süre sonra öğlen kuru fasulye akşam yeşil fasulyeli yemekleri görünce yeni bir seviyeye çıktığımızı anladım. Aslında onlar bile iyi günlermiş. Haftanın 7 günü kahvaltı hariç 14 öğün var ve 5 ay boyunca arada bir iki yemeğin ismi değişse de menü genel olarak 2 kez kuru fasulye 2 kez nohut, 4 kez barbunya 4 kez bezelye ve 2 kez yenilebilmesi bir yana kokusuna bile katlanamadığınız türlü. O yemeklerden bana kalan ise aradan 3 yıla yakın bir süre geçmesine rağmen barbunya, bezelye ve o türlüyü hala yiyememek oldu.

Sosyal faaliyetleri de berbattı. Galiba bu uygun bir tanımlama olmadı, çünkü haftada 1 kez futbol 1 kez voleybol oynardık ve bunlar güzeldi ama sadece bu. Sohbet, kütüphane, masa tenisi gibi hiçbir sosyal faaliyet yoktu.

“Hastaneye sevki çıkan kendini şanslı sayardı. Zaten çoğunlukla sevk çıkana kadar hasta iyileşiyordu ki bu da bir tedavi yöntemi kabul edilebilirdi.”

Umudunuzu biraz daha kırmak için bir ek daha yapabilirim. Hastalandınız ve hastaneye gitmeniz gerekiyorsa doktor sevkinizi yazar ve mahpushane yönetimi sizi hastaneye götürür. Burada işler o kadar yavaş yürürdü ki 4 ay sonra hastaneye sevki çıkan kendini şanslı sayardı. Zaten çoğunlukla sevk çıkana kadar hasta iyileşiyordu ki bu da bir tedavi yöntemi kabul edilebilirdi. Mesela benim de bir kez hastaneye gitmem gerekiyordu ve 8 ay sonra sevkim çıktığında ne için hastaneye gitmem gerektiğini hatırlamıyordum. Yine de tüm bunlar ve biraz fazlası oranın cennet olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Burayı mahpushanelerin cenneti yapanlar sadece 2 maddelik bir listeden ibaret ve anlatımı da çok kısa: Tutuklu ve hükümlüler ve tüm mahpushane çalışanları insani değerlere sahipti ve anlamsız, keyfi, saçma sapan kural/yasakların hiçbiri yoktu. Basit ama paha biçilemez.

Cennet cennet diyorsun ama başlığı yıkım yapıyorsun, bu nasıl oluyor derseniz (der misiniz bilmiyorum ama demişseniz) bunun nedeni mahpushaneye değil mahkemeye bağlı olarak gelişti.

Beni mahpushaneye ilk getiren polislerden, sonraki yıllarda karşılaştığım pek çok gardiyan ve koğuş arkadaşıma göre fazla kalmayacak, hemen çıkacaktım. Onlara ısrarla bu düşüncelerinin gerçekleşeceğini sanmadığımı söylesem de herkes daha iyi bildiği için söylemlerimi ciddiye almıyorlardı. Artık iş öyle bir noktaya vardı ki mahkemenin müebbet verdiğini söylediğimde mahkeme kararını görene kadar inanmadılar, “ama gülüyorsun, neşelisin, hiç de müebbet almışa benzemiyorsun” dediler. Bir dahakinde üstümü başımı yırtmam gerektiğine karar vererek odama çekildim.

Mahkeme süreci oldukça yıpratıcı; insanın tüm dengesini rahatlıkla bozuyor. Burada adalet sistemini eleştirmekle uğraşmayacağım, zaten bu konu da yeterince yazı var ve eğer gerekirse başka bir zaman yapılır. Bu yazı süresince başkahraman benim ve istediğimi yazarım, adalet mekanizması ise bu yazıda yer vermemi gerektirecek kadar önemli değil benim için.

Her ne şekilde geçti ise mahkemenin bitimine kadar geçen o 2 yıl pek çok şeyi sıfırladı beynimde. Neredeyse düşünemez, bilemez olmuştum. İnsanlarla tokalaşmak bir yana herhangi bir şekilde tenime değdiğinde o dokunma hissini ortadan kaldırmak için bir süre o yeri sertçe pantolon, duvar, masa veya başka bir cansız eşyaya sürmek zorunda kalıyordum. Böylece ameliyat eldiveni ile dolaşmaya başladım. Durumun farkındaydım ama insanların çoğundan öyle nefret ediyordum ki.

Böyle bir yerde olmayı kabullenemiyordum ve isyan ettiğim şeylerin listesi uzadıkça uzuyordu. Kendi kendime yaptığım kum torbası olmasa sonradan çok üzüleceğim şekilde birilerini kum torbası yapacaktım. Nasıl da vuruyordum o koca, içi taş ve plastik dolu çuvala. Ramazanda dahi günde 2 defa spor yapar hale gelmiştim; mekik, şınav, halter, tekme, yumruk… Yetmiyor, her şey daha kötüye gidiyor. Her şey bitti, ölüm bile yok. Her şeyin kötüye gittiğinin farkındaydım ancak bir şeyler yapma irademi yitirmiştim. Yatıyor, kalkıyor, TV seyrediyor, spor yapıp yine yatıyordum. Şizofren olmanın en azından kafa dengi arkadaşlarını kendinin oluşturabileceği güzel bir hastalık olduğunu ciddi ciddi düşünmeye başlayınca elime kâğıt kalemi alarak başka bir mahpushaneye gitmek için sevk dilekçesi yazdım. Mahpushane ile cenneti bir daha yan yana kullanırsan 40 defa başını duvara vur, başına gelecek tek şey budur.

“Ziyareti gelmeyen insanlar önce mutluluğu unutur sonra da ümidini yitirir, ardından nasıl bir sonla karşılaşacağı ise önceden kestirilemez, ama bunun mutlu son olmayacağı açıktır.”

Yeniden Görmek: Aileme yakın olmak için seçtiğim mahpushane tam bir uyanış getirdi beraberinde. Geçen 2 yılda 1 defa annemi ve kardeşimi, 2 defa abimi görebilmiştim ve mahpushane gerçek nefreti öğretebildiği gibi gerçek sevgiyi de öğretebiliyordu. Ailemi daha fazla görebilecektim. Buralardaki en önemli mutluluk kaynaklarınız açık/kapalı görüşler ve telefon ile sınırlı olduğu için bunların kazandığı değer paha biçilemez. Ziyareti gelmeyen insanlar önce mutluluğu unutur sonra da ümidini yitirir, ardından nasıl bir sonla karşılaşacağı ise önceden kestirilemez, ama bunun mutlu son olmayacağı açıktır. Bu noktadan sonra artık gerçekler tükenmeye başlar ve yerine kimisi kişinin kendisi tarafından çarpıtılan kimisi çarpıtılarak sunulan algılar geçmeye başlar.

Yeni yer: Bu yeni yerde geçirdiğim 1 yılı nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Tek bildiğim her şeyin değiştiği, değişimlerin ise öngörüsüz gerçekleştiğiydi. İlk öğrendiğim şey ise eğer bir yerlerden iyi olarak kabul edebileceğiniz bir şeyler veriliyorsa, mutlaka bir yerlerden kötü

“İlk öğrendiğim şey ise eğer bir yerlerden iyi olarak kabul edebileceğiniz bir şeyler veriliyorsa, mutlaka bir yerlerden kötü bir şeyler eklenerek dengenin korunduğuydu.”

bir şeyler eklenerek dengenin korunduğuydu. Denge unsuru olarak belirlenen şeyin referansı, içerideki adli-siyasilerin oranıydı. Burada %90 civarı adli vardı ve onlara göre kurulmuştu her şey, alınanlar-verilenler. Yeni yerde her şey yer değiştirmişti. Yemekler müthişti örneğin, o kadar ki onca mahpushane içerisinde daha iyisini ne gördüm ne duydum. Lahmacun, balık, kebap, tavuk kanadı, ızgara köfte, çiğköfte, içli köfte, pide… Üstelik son derece temiz, şaşırtıcı. Sosyal haklar da eksiksizce veriliyor, hastane sevkleri ile ilgili hiçbir sıkıntı çıkmıyor, diğer mahpushaneler gibi böcek ve/veya farelerle iç içe yaşamak zorunda kalmıyordunuz. Ne kadar hoş değil mi? Oysa burası mahpushanelerin cehennemiydi (yasak koyduğum cennet kelimesi ne kadar uygunsuzsa, cehennem kelimesi de o kadar uygun). 2 satır yazı yazmak bile çok zor burada. Her gün bir sürü insan sağımda solumda ağır bir şekilde dövülüyorken, çığlıkları, bedenlerine vurulan şeylerin çıkardığı seslerle katlanılamaz bir koro oluştururken, ne kitap okuyabiliyor ne de uyuyabiliyorsunuz. Bir gün yine birisinin çığlıkları arasında komşu odadakilere seslendim, konuşmak istedim neler oluyor burada diye, ama kimseden ses çıkmadı. Çığlıklar kesildikten 20 dakika kadar sonra bana seslendiler. Neredeydiniz dedim, abi yatağın altına saklandık, adamlar sinirli, odanın önünden geçerken bizi görürlerse o sinirle bizi de dövebilirler. Hadi canım.

Sabahlara kadar, aslında sabahları da, gerçi biraz düşündüm, evet hemen hemen 24 saat koridorlardan çoklu zurna sesleri geliyor, zaman zaman arabesk, zaman zaman oyun havaları eşliğinde. 1 gün, 3 gün, 2 hafta, olmuyor. Düğmeye bastım gece 02.00’de, şunu kapatsanız da uyusak diye. Sabaha kadar canımız sıkılıyor o yüzden açıyoruz dediler ama yine de kapattılar. Ertesi gün gece 01.00’de bastım zile, bu defa farklı gelişti olay. Kapatmayız, müzik dinlemek istiyoruz dediler, bari kısın dedim, hoparlörden uzaklaşınca duyamıyoruz dediler, burası düğün salonu mu, kapatın dedim, sen bizim burada neler çektiğimizi biliyor musun, sizin çektiğiniz cezanın fazlasını biz çekiyoruz dediler. Bu nasıl bir saçmalık? Nasıl mümkün olabilir böyle bir şey? O zaman gel, yer değişelim de mutlu ol dediğimde verdiği hakaret dolu cevap, mahpushanedeki ilk isyanımı getirdi. Kapıyı tekmeleyip yumruklarken pek çok şey söylemeye başladım. Şaşılacak olaylar gelişti ardından. 8-10 kişi geldiğinde dünya umurumda mıydı, hayır. Nasıl oldu bilmiyorum ama haklı bulundum, dayak yemediğim gibi müzik de susmuştu, fakat bitmemişti. Ertesi gün yine gece 01.00, zile bastım ve artık bitmişti, o günden sonra bütün mahpushaneye yüksek sesli müzik yayını sona erdi. Orada öylesine şeyler yapmak zorunda bırakıldım ki ben bile inanamıyorum. Asıl inanamadığımsa yaptıklarımın 1/10’unu yapanlar 10 defa dayak yemişken benim sağ salim çıkabilmemdi, oysa defalarca sabah ve akşam sayımına kavgaya hazırlanmış halde çıkmıştım, kısmet değilmiş, tüm hazırlıklar boşa gitti. Garip olansa orada geçirdiğim 1 yıl, kendimi bulmamı sağladığı gibi beynimi özgürleştirebilmek adına yeniden inşasını sağladı. Artık gördüğüm her şey önceden bildiğimden farklıydı. Sanırım bana biçilen siyasi hükümlü kavramı, doğru ölçülerle bir kıyafete dönüşmüş ve yeni hayatımın yol göstericisi haline gelmişti. Elbette bu bir anda olmadı, sadece yılların verdiği birikim artık bir sentez olarak, yaşam biçimi olarak hayatımı şekillendirir haldeydi.

Mahpushanenin en farklı yanı dışarıda asla karşılaşmayacağınız insanlarla tanışmak, asla bir arada kalamayacağınız insanlarla beraber kalmak, bol miktarda şaşkınlık yaşamaktan ibaret. Tabi ki böyle bir cümleden sonra 1-2 örnek vermeden geçmek olmaz. Hikâyelerin abartı olmadan yazılması genelde mümkün değildir ve sıkıcı olur ama bu kısa hikâyelere abartı katmayı gereksiz gördüm çünkü doğal halleri bile yeterince sıra dışı, üstelik de eğlenceli. Başka sıfatlar ekleme işini size bırakıyorum.

İlk kısa hikâyemiz: Az önce alt kattaki odada birisini dövmeye başladılar. Bu sefer kendilerini bile aşmışlardı. Aradan 20 dakika geçmesine rağmen halen devam ediyorlar, feryatların gücü darbeleri bastırıyor, sesleri duyan insanın kalbi sıkıştığı gibi insanlığından utanmaya başlıyordu. Dayanacak gücüm kalmayınca kapıya, pencereyi kapatan tel örgüye tekme, tokat, sopa ile vurmaya başladım. Nasıl oldu bilmiyorum ama galiba biriken vicdan sızısı ve birisinin önayak olması diğer odaları da harekete geçirmiş, hep birden kapıları, pencereleri döverken onu bırakmaları için bağırmaya başlamıştık. 10 dakika sonra bıraktılar ama onca dövülen arkadaşın çığlıkları bitmiyor; “ölüyorum, bacaklarımı hissetmiyorum, abi kan tükürüyorum” ve benzeri pek çok derdini haykırıyordu fakat kimsenin onunla ilgilendiği olmadığı gibi biz de hiçbir şey yapamıyorduk. Yine bastım düğmeye, geldiler. İlgilenin diyorum, doktora götürün, ilaç verin. Gülüyorlar, onun bir şeyi yok, numara yapıyordur diyorlar. Israr ediyorum, etraftakiler destekliyor ve zor da olsa ikna olup yanına giderek soruyorlar: İyi misin, ilaç getirelim mi? Yok abi diyor, iyiyim, ilaca gerek yok. Bu bir direniş mi diye düşünüyorum, gerek kalmıyor, cevap geliyor. Aradan 25 dakika geçince yemek geliyor, güzel yemek ve bizimki bağırıyor pencereden “Allah devletimize zeval vermesin, bugün de doyduk” diye. Oradaki tüm arkadaşlar; biz bunun için mi kapı, pencerelere yüklendik, her şeyi göze aldık. Tüm derdi bizden 2 tane sigara almak olan adam, saçma bir anıdan başka bir şey kazandırmıyor bizlere, bir de insanlara 5 adım mesafeden yaklaşmak gerektiğini öğretiyor.

Horoz vakası: Yok canım, yemek olarak değil elbette. Sabah 08.00, sayım zamanı. Herhalde muhasebecileri kıskandıracak kadar çok toplama, çıkarma işlemi yapılıyordur buralarda. Peki, tamam, beni de sayın, katın bu gruba, başlayın saymaya, daha çok sayarsınız beni, 25 yıl daha buradayım, uğraşın bakalım. Yine bir sabah sayımı olan diğerlerinden farksız sabahlardan biri. Geldiler, tek başıma kaldığım odada saydılar, 1 deyip gittiler. Müthiş. Aradan 3-4 dakika geçmişti ki alt kata geçici olarak gelenlerden biri penceresini açarak ötmeye başladı. Kelimeyi mecaz kullanmıyorum, gerçekten ötmeye başladı, horoz gibi. Hayırdır dedim, neler oluyor? Abi dediler bu arkadaş kendini horoz sanıyor ve her sabah insanları uyandırmak için böyle ötüyor. Daha önce abisi geldiğinde söylemişti böyle olduğunu dediler. Şaka değil yani öyle mi, yok dediler. İyi, güzel, hoş da adam/horoz susmuyor, uyumam lazım ama susmuyor. Pencereyi açtım ve “15 numaradaki horoz. Bak öterek herkesi uyandırdın, görevi yaptın, aferin sana, şimdi pencereni kapat ve git uyu” diye seslendim. Hiç umudum yoktu ama bizim horoz konuştu. “Tamam abi” ve pencereyi kapatıp giderek uyudu. Bahçeye inen arkadaş penceresinden kontrol etti, uyuyordu.

“Biz insan ırkı düşmeye cennetten başlamışız ve hala düşüyoruz. Tekrar cennete çıkmak bir yana basit bir yokuşu bile çıkmadan okyanusun ortasındaki Mariana çukuruna doğru düşüyoruz”

Fransa Boykotu: Ülke olarak birilerini boykot etmeye pek bir meraklıyızdır. Gerçi boykot bittikten en fazla 1 saat sonra kimi, neden boykot ettiğimizi unutsak da o boykot esnasında pek bir vatansever olur, içimizdeki İrlandalıların peşine düşer, kullandığımız ürün her ne olursa olsun bunun %84’ünün dünyadaki 10 dev şirkete gittiği gerçeği ile ilgilenmeden elimizdeki ürünün “made in…” yazısını okumak için gözlüklerimizi takarız. O günlerdeki yeni modamız Fransa’nın boykotuydu ve komşu odadan birisi benden kendi seviyesine uygun kitap istediğinde ciddi bir hata yapmıştım. Hayatında ilk defa kitap okuyacağını belirtince hevesi kırılmasın, heyecanlı ve sade bir kitap önereyim düşüncesiyle Jules Verne’in “Dünyanın Merkezine Seyahat” kitabını kütüphaneden alarak okuyabileceğini söyledim. Kitap geldikten 1 gün sonra seslendi ve “Ben kitabı okumaya başladım, çok da beğendim ama bugün yazarına baktım”. Eee dedim, “Abi bu adam Fransız mı?” dedi. Ne olmuş ki Fransız’sa diyen dilim de, beynim de çaresizce ne olduğunu anlamak için komşumun konuşmasını beklemekten başka bir şey yapamıyordu. “Abi şimdi biz Fransa’yı boykot ediyoruz ya”, “Biliyorum” demiştim ama zekâsı yetmez, beynim hala aradaki bağı kuramamıştı. “Bu adam Fransız olduğu için eğer kitabını okursam olmaz. O yüzden başka bir kitap önerir misin?” dedi. Ne kadar da aptalım, neden düşünmeden o kitabı önerdim. Bir süre düşündüm (evet, arada başarabiliyorum) ve bir İtalyan yazarın kitabını önerdim. Gerçi bir zamanlar onları da boykot etmiştik ama ne fark eder, o, bir zamanlardı.

Biz insan ırkı düşmeye cennetten başlamışız ve hala düşüyoruz. Tekrar cennete çıkmak bir yana basit bir yokuşu bile çıkmadan okyanusun ortasındaki Mariana çukuruna doğru düşüyoruz da birileri okyanusun maviliğini görüp bağırıyor: gökyüzü mavidir, öyleyse düşmüyoruz çıkıyoruz diye ve arkalarındaki kalabalık alkışlarla gidiyor peşlerinden.

Beni öldüren 2 şey var mahpushane denilen yerde. İnsan denilen varlığın, varlığına aykırı hareketler, kabullenişler, yitirişler, reddedişler kısaca boyun eğmenin normal kabul ettirilmesi ve yetmezmiş gibi bunun boyun eğenlerce savunulması. Diğeri ise insanın kendi iradesi ile oluşturduğu “Yaşam kalitesi”ni kaybetmesi, yoksunluk ama merkezinde bana ait olan ve ne yazık ki başkalarının keyfiyeti ile her geçen gün, daha fazla saldırıya uğrayan, yıpratılan değerlerim. Nasıl yaşar, nasıl katlanabilirim buraya onlarsız. Bazısı aklımda bazısı kalbimde ve hepsi beraber ruhumda yaşayan, üstelik bu keyfiyet sahiplerinin bırakın sahip olmayı, düşünmeyi dahi beceremeyecekleri şeylere böylesine cahilce davranışlarla yaklaşmalarını anlayamıyorum. Anlamsız olan ya da anlamlandıramadığım şeyle nasıl baş edebilirim ki.

İlerleme Zamanı: Hemen hemen her şeyin yasak olduğu, askerde ağaç bekleyenlerin bile daha anlamlı bir iş yaptığı bu yerden, tam da beklediğim gibi 1 yılım dolar dolmaz postaladılar beni. Aslında 1 yıl beklemek zorunda olmasalar çoktan gönderirlerdi ama mecburen katlandılar bana. Dosyama da bir not düştüler, insanları organize edebilen, tehlikeli birisi, güvenlik problemi oluşturuyor, dikkat edilmeli diye. Nedense ben bu sürgünü ve hakkımda yazılanları hala onu madalyası gibi görüyorum. Gerçekten problemli bir adamım.

Bu gittiğim yerde özel bir karşılama komitesi vardı, tabi ki dosyamda yazanlara binaen. Eşyalarım başlangıçta didik didik aranırken sonlara doğru karşılama komitesinin başkanı bana bakarak “senin dosyanda bunlar yazıyor ama hiç öyle bir adama benzemiyorsun” dedi. Sonra da başta verilmesin diyen eşyalarım dâhil tüm eşyalarım verildi. Neredeyse kısa bir anlığına bile olsa mutlu olmuştum, galiba. Unutmadan, eldiven olayından da kurtulmuştum.

O hiç sevmediğim sözü bu yepyeni yerde daha fazla duyar olmuştum. Koğuş aranırken mutlaka şöyle bir söz duyulur: “Bu adamların yapamadığı şey yok. Baksana şunlarla şunu yapmış, vay be”. Bizi zorla mağara devri şartlarında yaşatmaları onları rahatsız etmezken bu saçma sapan icatlarımız rahatsız ediyor. Haydi, okuyucunun hatırına biraz daha iyimser olayım, ne de olsa okuyucudur. Yazıyı yazı yapan, tüm okuyuculara saygılar.

Dağ başında kalmış, hiçbir şeyi olmayan adamdan bir farkımız yok. O adam zaman geçirmek için, eğlenmek için nasıl ki saçma sapan işler yapar, bir o kadar saçma icatlar geliştirir, işte biz de öyleyiz. Bazısı buna direnmek diyor, bazısıysa yaşama güdüsü. Belki de ikisinin karışımı olan bir bencillik gösterisi, büyük bir kandırmaca. Şu yaşadığımız ne kadar hayatsa, şu soluduğumuz hava ne kadar isteyerek, keyfince çekiliyorsa içine, bu da o kadar gerçek. Zaten ne önemi var ki, gerçek dediğin şey nedir? Bugüne kadar kaç kişiyi mutlu etmiş, gözlerini kapattığında ikisi arasında kaç tane fark kalıyor, 7’mi, bulsana? Pekâlâ, kabul ediyorum, o kadar da iyimserlik yok bu cümlelerde, ama çokça beynimin kölesiyim ben. İşe yarayacağını bilsem onu da kapatırım, zaten böyle bir yerde pek bir işe yaradığı yok.

Artık bulunduğum yer, her anlamıyla başka bir yerdi. Sosyologlar böylesi insan topluluklarını kapalı toplum olarak yorumluyor olmasına karşın bu kapalı toplumları psikologlara bırakıp amazonlarda TV görmemiş kabilelerin ya da Amishler, Aborjinler peşinde koşturuyorlar. Oysa dünyanın her yerinde bize ulaşabilirler, üstelik bizler kontrollü denekleriz, yani test yapılmaya müsait. Burada keşfettiğim ilk gerçek, kalan hayatımı şekillendirdi. Herkesin doğrusu tek doğruydu, bunu sorgulamaya çalışmanız sizin reddedilmenizle sonuçlanıyordu. Şahit olduğum çarpıcı yüzlerce tartışmadan birini anlatmakla yetineceğim.

3 kişiyiz ve çay içiyoruz. Başka ne olacaktı ki, ya çay ya sigara, her neyse. TV’de bir program var ve o programda (işte burada yer isimlerini değiştireceğim ve biraz abartılı olacak ama isimleri boş verin) Mısır piramitlerini gösteriyorlar. Arkadaşlardan birisi diyor ki: ben Mısır’a gittim, bu piramitler şehrin dışında, turlarla gidiliyor ama çok güzel şeyler. Diğer arkadaş ise hayır diyor, sen yanlış biliyorsun, onları tam şehrin ortasında, yürüyerek gidebiliyorsun ve tartışma başlıyor. Bir süre sonra tartışmanın garipliğine ve bu garipliğin çekiciliğine kapılarak sorular soruyorum, önce Mısır’a gidene. Şimdi, diyorum, sen Mısır’a gittin öyle mi? Evet, diyor, 3 sene kaldım orada. Peki, diyorum, piramitlere gittin mi? Defalarca diyor. Öbürüne dönerek; Peki, sen Mısır’a gittin mi? Hayır diyor. O zaman nereden biliyorsun diyorum. Bir kitapta okumuştum diyor.

Bir an durup ikisine bakıyorum ve “Anlıyorum” dedikten sonra olay mahallini terk ederek, sürdürmeye devam ettikleri tartışmaları ile kendilerini baş başa bırakıyorum.

Bu sayede karar veriyorum yeni şeylere. Buradaki kapalı toplumdan biraz olsun uzaklaşabilmek ve akıl sağlığımı korumak için neler yapabileceğimi düşünüyorum. Burada dünya çok yavaş, dışarıda ise çok hızlı dönüyor diyorum, o zaman hızlanmalıyım. Dışarıdakinden katlarca fazla kitap okumalıyım ve her anlamda bilginin peşinde koşmalıyım. Matematik, coğrafya, kimya, teknoloji, biyoloji, psikoloji… Durmak bir yana yavaşlamak bile tüketiyor beni, daha hızlı. Fıkıh, iktisat, tefsir… Daha hızlı, bir şeyler üretmeye başlayana kadar durma, ama o zaman da durma, durursan ölürsün, durma. Beyin ölümün gerçekleşir, bitkisel hayata girersin de farkında bile olmazsın, durma. Allah isteyene, isteği için çalışana verir, durma.

Ah güzel Allah’ım, ne çok yardım ettin bana bu köhne yerde. Ne zaman sıkıştım, duydun sesimi ve her seferinde kurtardın beni, ne olur, bir kez daha yardım et, zihnimi aç, onu özgürleştir ve yolunda dimdik ilerlemesini sağla, yalvarırım.

Bitti, gidiyorum, gelmeyin benimle: Diyojen “gölge etmeyin başka ihsan istemem” demiş ya, ne güzel bir sözmüş bu, yeni anladım, özürlerimi kabul et Diyojen, çocukken yaptığım şakalarımı affet, bilememişim. Ve sevgili Sokrates, severim seni bilirsin (bilir mi ki) ama lütfen söyle bana: “Bilgi mutluluktur. Bilen insan kötülük yapmaz, kişi bilmediği için kötü olur” diyorsun, o zaman açlıktan ölmek üzere olan çocuğu ekmek çalan/hırsızlık yapan kişi ne olur ya da uğradığı haksızlığına adaleti bulamayan kişinin isyanı neden cezalandırılır.

“De ki; şüphesin benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir” 6/En’am-162

Allah, hepimizin yar ve yardımcısı oldun, yolumuza ışık tutsun. Allah’a emanet olun, hoşça kalın.

Selam ve Dua ile

NOT: Buradaki tüm yazılar kurgusal hikâye niteliğindedir, kişilerin ve kurumların haklarını ihlal etmemek için kurgusal dahi olsa isim, yer ve tarihler belirtilmemiştir.

Reklamlar