“Dünya İçinde Faklı Bir Dünya…” – Abdullah DENİZ Bolu F Tipi Cezaevi

dunya.png

“Dışarıdaki biri için cezaevi üç aşağı beş yukarı mekân olurken, içerdeki ise bunu farklı faklı algıladığı için bambaşka bir hüviyete bürünebilmektedir.”

Ne kadar anlatılsa da, ne kadar izah edilip örneklendirilmeye çalışılsa da, aslında ceza(!)evi(!) anlatılabilecek bir olgu değildir. Mesela cezaevi için “mekân” diyemedim veya demeyi doğru bulmadım… “Olgu” dedim, zira mekân tanımı bu garabeti tanımlamaya çok çok yetersiz kalmaktadır. Belki birileri bu olgu kelimelendirilmesini de yetersiz bulabilir. Haklı da olurlar. Çünkü cezaevi mekândan öte bir şey olduğu için ve aynı zamanda içindeki her bir insan(!) için de farklı bir şeydir. Dışarıdaki biri için cezaevi üç aşağı beş yukarı mekân olurken, içerdeki ise bunu farklı faklı algıladığı için bambaşka bir hüviyete bürünebilmektedir. Ve fiziki mekân aynı, maddi şartlar küçük farklılıklarla aynı olmasına rağmen, içerde yaşayan insanlar için cezaevi farklılaşabiliyor, adeta farklı farklı ızdırablar duyabiliyorlar… İçimize dâhil edip vakıf kıldığımız gençlerden biri şöyle bir şey demişti yıllar önce: “Hoca abé! Siz de ceza mı yatıyorsunuz! Bizim bir yılımız sizin beş yılınız eder!!” Evet, çok doğru demişti, bulunmuş olduğu ortam, dışarıdan (ailesinden, arkadaşlarından, sevdiklerinden…) alamadığı maddi-manevi destek onun cezasını beşe katlamıştı. Oysaki onunla aynı mekânda ve aynı zaman süresine çarptırılmış yüzlerce insan pekâlâ aynı sıkıntıyı duymayabiliyorlardı.

Cezaların etkisi/hissi, insan kişiliklerine bağlı olarak da hissedilebilmektedir. Hatta bu çoğunlukla da böyledir. Sosyal biri için ceza farklı olarak algılanabiliyorken, asosyal biri için pekâlâ bu his oluşmayabilmektedir. Veyahut da asosyal olmayıp hayal sahibi bile olmaması ceza hissini etkilemektedir. Hayal sahibinin hayalleri dahi ona ceza olabiliyorken, bir başkasında bu oluşmamaktadır.

Dışarıdayken sosyal bir kişiliğe sahip birinin içeri düşmesi, adeta onda zamanın durmuşluğu hissini oluşturmakta, derdest edilip içeri alındığı andan itibaren geçmiş günlerini, akrabalarını, arkadaşlarını, sevdiklerini… Sayıp durmaktadır. En son yakalandığı andaki görüntüleri nasılsa o görüntüler 20 yıl sonra da aynıdır o mahkûmun zihninde. Zira onun için zaman durdu, dünya durdu… Beli bükülüp saç-sakal ağarmış olsa da zihninde yaşattığı o özgür günlerin ve figüranlarının görüntüsü hep aynı kalmakta, yaşlanmamaktadır.

2011 yılının yaz aylarıdır. Cezaevinde oluşumuzun 18. yılıdır. Mahalle arkadaşlarımdan ve sair kişilerden maddi uzaklaşmamızın ise 22-23. yılıdır. Elazığ E Tipi Cezaevindeyiz. Hem uzun süredir cezaevinde oluşumuz, hem de az buçuk okumuş olmamızın verdiği/kazandırdığı tecrübeyle mahkûmlara davalarıyla ilgili dilekçeler vs. yazıyoruz. O kadar yazıyoruz ki yaklaşık 1000 kişilik cezaevinde neredeyse tanımadığımız, bilmediğimiz, onların da bizi bilmediği kimse kalmamıştı. Ne zaman bir mahkûm gelse mutlaka haberdar olur, ne yapar eder bize ulaşmaya çalışırdı. Yine bir gün biz E bloğun sol tarafındayken, ana maltanın öbür tarafındaki sağ E bloklarda kalmakta olan 2 mahkûmun dosyasını odamıza getirdiler. Neyse, dosyaya bakmamla hayretim bir oldu. Dosyayı gönderen Servet adında biri; ancak bu kişinin dosya ortağının adı Cengiz… Soyadı benim için bir şey ifade etmiyordu ama anne-babasının adını okuyunca gözlerim fal taşı gibi açılmıştı.

Daha dosyanın içeriğini bile yeterince okumadan, o anki nöbetçi gardiyandan rica edip karşı koridorlardaki odalara gittim. Oda mazgallarını (kapı pencerecikleri(!)) açtım ve Servet’i çağırttım. Birazdan Servet geldi, onu tanımıyorum. Selam, kelam, dosya derken, dosya ortağı olan Cengiz’i çağırmasını söyledim. Yüksek bir sesle “Cengo!” diye seslendi koğuşun/odanın gerilerine. Odada 34 kişi kalıyor. Balık istifi adeta… Birazdan Cengiz mazgala geldi. Bir anda yüzümde sevinç, üzüntü ve hayret ifadeleri birden belirdi. Belirtmemeye çalışıyorum, nafile!.. 3-5 saniye sessizlikten sonra:

  • “Cengiz beni tanıdın mı?” diye seslendim ona. O da:
“Fark etmiştim ki hayat aksa da, içerideki için hayat ve zamanın akışı farklı oluyor cezaevinde…”
  • “Evet abé, tanıdım…” dedi. Hâlbuki benden 3-4 yaş büyük ve daha da önemlisi aslında beni o an tanıyamamıştı. Daha sonra kendisi bana söylemişti, “seni o an tanıyamamıştım! Sen konuşmaya, annem babamdan, mahalledeki çocukluk arkadaşlarından bahsedince hatırladım!” demişti. Cengiz benim mahalleden çocukluk arkadaşımdı. 13-14 yaşlarında ayrılmış, ayrı kulvarlara geçmiştik. Bir daha da birbirimizi görmemiştik o güne kadar. Ben cezaevine girdiğim ve zamanı zihnimde durdurduğum için hiçbir arkadaşımın görüntüsü zihnimde silinmemişti. Fark etmiştim ki hayat aksa da, içerideki için hayat ve zamanın akışı farklı oluyor cezaevinde…

Yine bunun gibi trajikomik hadiselerden birini de yine önümüze gelen dosyalardan birinde yaşamıştık. Cüneyt Amca; nakliyecilik yapar, bir baba ve oğlu da bu nakliyeye bağlı çalışan kişilerdir. Van’ın bir ilçesinden aldıkları ev eşyalarının içinden 60 kg kubar esrar maddesi yakalanır. Cüneyt Amca görüşebileceğimiz bir yerde, diğer ikisi ise bizden uzaktalar. Cüneyt Amca masum, kamyoncular da masum. Dosyalarına bakıyorum, normalde bırakılmaları lazım. Bu arada, Cüneyt Amca’ya Kuran-ı Kerim dersi de veriyoruz gayr-ı yasal olarak. Cüneyt Amca’ya diyorum ki;

  • “Cüneyt Amca! Evet, ben senin suçsuzluğuna gerçekten inanıyorum. Ama sen bu yaşına kadar gelmiş, hala Kur’an-ı Kerim okumayı öğrenemediğin için Allah seni buraya bu şekilde gönderdi, sen ne zaman okumayı öğrenirsen inşallah o zaman çıkarsın!” diye takılıyordum. O da gerçekten çalışıp erkenden okumaya gayret ediyor. Tabi bu arada da dilekçeler, itirazlar vs. gidip gelmektedir.

Cüneyt Amca 1,5-2 ay sonunda Kur’an-ı Kerim okumasını öğrenmiş, tevafuk tahliyesi de gelmişti. Allah yolunu açık etsin. Ancak mahkemelerin haksızlığı bitmemişti. Bu üç masumu bırakmış, bunların yerine başka bir masumu almıştılar: Mamé Ferman (Ferman Amca!)…

Oysaki ben Cüneyt Amcaya, evinden ev eşyalarını yüklediği kişi tutuklanmadıkça (Ferman Amca) sizi bırakmazlar diyordum. Dilekçelerle vs. ile Mamé Ferman geldi. Bu kez de Mamé Ferman’ın da suçsuz olduğu, aslında onların iradesi olmaksızın onları kullanan ve halen dışarıda olan bilinmeyen şahıslar olduğunu anladık. Bu kez de Mamé Ferman’ı kurtarmaya çalıştık ama nafile. Mamé Ferman, sırf dosya kapansın diye 10 yıl artı çok ağır bir para cezası yemişti… Allah yardımcısı olsun… Günahlarına kefaret kılsın!

Dedik ki yasal(!) merciler ve infaz edicileri Allah’ın kudretinden ne kadar rol çalmaya çalışsalar da, her zamanda ve mekânda Allah illaki Kadirliğini perçinlemiştir, perçinliyordur da. Yasalar ve uygulayıcıları Allah’ın koca arzını daraltıp 3-5 metrekarelik alana dönüştürseler de cezaevi dünyasında, Allah orada da/burada da kendi kudretini göstermekten geri kalmıyor. Bu çerçevede; F Tipleri tam bir rol çalma yerleridir. Elbette Allah, onlar rol çalsalar da Allah’tır ve çalınan role rağmen cezaevi dünyasını genişletiyor. Tecrit uygulamasına rağmen mahkûmlar mevcut şartlar içinde dünyalarını yasaların ötesinde genişletmeyi bilmişlerdir. Bunlardan biri bahçelerde bulunan yağmur oluklarının/mazgallarının diğer odaların mazgallarıyla bağlantılı olmasıdır. Bu sayede birbirinizin yüzünü göremeseniz de 3-4 odanın birbirine bağlantısını konuşarak sağlayabiliyorsunuz. Kulak alanınız 10 metreden 40 metreye kadar genişlemiş oluyor. Bu da 12 kişiyle konuşabilirsiniz demektir. Oysaki odalarda en fazla 3 kişi kalabiliyorsunuz. Tabi bunun arızaları da yok değil. Şöyle:

Biz B1 bloktayız. C blokta bulunan arkadaşlardan haber gelmişti. Yarın sabah idareye X konusunda toplu dilekçeler verelim ki isteğimiz kabul edilsin diye. Ben de akşam saatleri yaklaştığından aceleyle mazgaldan tekli odalarda bulunan arkadaşlara seslendim.

Arkadaşlardan biri geldi. Hazır gelmişken ona asıl mevzuyu anlatmadan önce takılmak istedim ve yarın falan saatte kapılara vurup idareyi protesto edeceğiz diyecektim. Tabi arkadaşımı göremiyorum, o da beni göremiyor. Aramız 30-40 metre var ve biz o mazgallara ağzımızı-yüzümüzü yanaştırıp öyle konuşuyoruz.

Mazgala gelenin arkadaşım olduğunu anladıktan sonra, karşılıklı hal hatır sorup, arkadaşıma şaka yapma faslına geçtim. Ben daha yeni fasla geçmiştim ki meğer gardiyanlar avlunun/havalandırmanın kapılarını kapatmaya gelmişler de benim haberim yok. Ben arkadaşım halen oradaymış gibi şaka yapıp, yarın isyan var! Konusunu işlemeye devam ediyorum. Mazgalın başına bir gardiyan dikilmiş ve konuşmalarıma sadece “hı hı… hı hı…” diye ses çıkarıp onaylıyor… Ben bu şekilde 4-5 dakika devam ediyorum. Konuşmam devam ederken mazgaldan, bizim odanın kapısı da açıldı ve ben alelacele hatır dileyip avludan mutfağa geçtim.

Ertesi gün sabah sayımdan hemen sonra tekli odalardan bizim odayı çağıran mazgala 3 kez vuruş sesi gelince mazgala gittim. Mazgalda dün konuştuğumuz arkadaş; selam-kelam vermeden direkt:

  • “Sen dün kiminle konuşuyordun?!…” Ben:
  • “Ne demek kiminle konuşuyordun?…” Tabi o gülmekten kırılıyor. Ben de gülmesini anlamaya çalışıyorum ama nafile…
  • “Dur, biraz kendine gel hele… dün seninle konuşuyordum. Kafa mı buluyorsun benimle?!”
  • “Yok valla kafa bulmuyorum! Dün sen çağırıp selamlaştıktan hemen sonra kapıları kapatmaya geldiklerinden, beni görmesinler diye hemen içeri girdim. Gardiyan geldiğinde sen halen konuşuyordun… ne konuşuyordun onunla öyle?!…”
  • “Yahu ne demek “ne konuşuyordun”? Konuştuğum sen değil miydin şimdi?…”
  • “Yok, valla ben değildim. Baştan sona o şişman gardiyandı…” demesiyle ikimizden de kahkaha tufanı koptu. Daha sonra başımıza gelen olayı arkadaşlara anlattık da onlar da güldüler…

Yine buna benzer bir olayı, yine Elazığ Cezaevinde de yaşadım. Bitişiğimizdeki komşu odalarla iletişimi sağlamak için duvarları delip iletişim sağlıyorduk. Bu şekilde neredeyse bütün komşu odalarını, bazıları parmak kalınlığında, bazıları kol kalınlığında delikler vasıtasıyla konuşup sohbet etme imkânımız oluyor. Hatta onlarla düzenli sohbet etme, namazdan, Allah’tan, Peygamber(s.a.v.)’den vs. konuşuyorduk. Bu kez aramızdaki mesafe sadece duvardı. Ve duvarlarda kalburlaşalı çok olmuştu. Ben yine mutat olduğu üzere komşularımızdan Muhammed’e seslenmek için kol kalınlığındaki deliğimizin önüne gidip, muhafazalığını kaldırarak ağzımı deliğe yanaştırıp “Muhammed!” diye seslendim. Tam o anda o odada bulunan mahkûm arkadaşlar, fotoğraf çektirmek için fotoğrafçıyı çağırmışlar da, fotoğrafçı bizim deliğin hemen yanında oturmuş bekliyormuş! Duvardan sesler geldiğini duyunca deliğimizi fark etmiş, hemen elinde bulunan fotoğraf makinesini deliğe dayayıp deklanşöre basmıştı. Allah’tan fotoğrafçı iyi bir insandı da başımızı ağrıtmadı, dahası deliğimizden de kimseye bir şey söylemedi. Allah ondan da razı olsun!

Bu ve bunun gibi pek çok olayla tekrardan iman ediyoruz ki, Ancak Allah’ın dediği oluyor, tüm rol çalmalara karşı…

Buna iman etmişiz ki nasip Allah’tandır ve yine iman etmişiz ki her nasip sahibi nasiplendiğinden hesaba çekilecektir. Nasibinize verdiğiniz değer bazen duvar deldirir, bazen de rol çalanların aklını!.. Ve nasibin büyüğü küçüğü yoktur. Küçüğün hakkını veren de büyüğün hakkını veren de eşit seviyededir. Vesselam!..

Cezaevi Mektupları, CEZAEVİ, F TİPİ, HAPİS, MAHPUS, Rıdvan Çağrıcı, Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum